Çağan Irmak Röportajı
13 Kasım 2010 Cumartesi - 00:00

Filmografisinde 7. uzun metraj filmine imza atan Çağan Irmak, 2010’da seyircisinin karşısına Prensesin Uykusu isimli filmiyle çıkıyor. 19 Kasım Cuma günü vizyona girecek filmin hemen öncesinde kendisiyle röportaj yapma fırsatını bulduk. Most Prodüksiyon’da bizi ağırlayan yönetmen, A-Z’ye bütün sorularımızı samimiyetle cevapladı. Vizyon öncesi Çağan Irmak röportajı Beyazperde takipçileri için iki bölüm halinde karşınızda...

Merhabalar Çağan Bey. Öncellikle çok teşekkür ederiz bu röportaj için. Prensesin Uykusu vizyona girmeden önce sizinle film üzerine konuşmak hem bizim için hem de Beyazperde okuyucuları için çok keyifli olacak.


İzninizle ben sorularıma senaryo yazım süreci üzerinden başlamak istiyorum. Takip edenlerin bildiği üzere Redd grubunun Prensesin Uykusu adlı şarkısı aslında yeni değil, bilinmeyen ve 2006’da ikinci albümlerinde yayınladıkları bir parça…
Çağan Irmak: Evet eski bir parça. Aslında şarkı hiçbir zaman hit olmadı, en güzel tarafı da bu. Herkesin kişisel olarak çok beğendiği ama hiçbir zaman hit olmayan bir şarkı. En büyük korkum da tuhaf bir biçimde hit olması şimdi filmden sonra. İnşallah öyle olmaz.

Peki neden şimdi, sizin senaryonuzu neden ve nasıl bu zamanda etkiledi? Nerde yakaladınız?


Albüm ilk çıktığı zaman alıp dinlemiştim. Ama o zaman bu şarkıdan film yapmak gibi bir düşüncem yoktu. Ama sonra zamanla Prensesin Uykusu’nu yazmaya başladığımda baktım ki bu senaryonun ilham kaynağı evet Redd’in şarkısıymış. Bunu bir süre sonra fark ettim. Çünkü o şarkıyı çok uzun süre dinledim ve o şarkının anlattığı bir hikâye vardı evet ben buradan yola çıkmıştım. Ve herşey kendi kendine oldu, taşlar yerine oturmaya başladı.

Gene bunun dışında tabii bildiğimiz Türk ve dünya masalları var. “Bunlara gönderme” kelimesini çok sevmiyorum, aslında insana dair bir şeyleri anlattığınız zaman zaten sizin hiç bilmediğiniz bir masalla ya da hiç bilmediğiniz bir efsane ile çakışabiliyor. Mesela dünyada yazılmış en iyi metinler Mary Shelley’nin Frenkestein, Sefiller, Don Kişot, bu gibi metinlerin ki daha örnekleri çoğaltabiliriz, bunların gelip dokunduğu, tosladığı hep aynı temalar var. İnsan olmakla ilgili, yaratmakla, yaratıcılıkla ilgili, kahraman olmakla, anti kahraman olmakla ilgili, gidişatı neredeyse aynı, savundukları şeyler aynı. Ki hatta çok az insan bilir 22 yaşında bir kadınken yazıyor Shelley, 1800’lerin sonlarında.
Sonuçta masallar, efsaneler, mitler, masallar gelip aynı yerde toplanıyor. Hani biz şu masala gönderme yaptık, demeseydik bile gelip bir masala toslayacaktı film. 
Benim aslında tam bu noktada sormak istediğim bir soru vardı. Önceki filmlerinizden de biliyoruz ki tam masal olmasa da, masalımsı öyküler anlatıyorsunuz. Örneğin Babam ve Oğlum’da, Issız Adam’da…

Ulak’ta…

Evet, Ulak zaten başlı başına kendisi masal olan bir film…
Ulak’ın bir de enteresan tarafı masal içinde masal anlatmasıdır. Hatta onun içinde de masal anlatmasıdır. Dört beş katmanlı bir film.

Evet ben Ulak’ı da çok beğenmiştim İstanbul Film Festivali’nde seyrettiğimde. Prensesin Uykusu’nun jeneriğinde de masallara teşekkür ediyorsunuz, Keloğlan’dan Külkedisi’ne kadar. Bu masalların sinemayı genel olarak beslemesi… Hem Çağan Irmak sinemasının yararlanmasını hem de genel Türk anlatısı, halk öyküleri …

Evet Türk anlatısı, bu çok unuttuğumuz bir şey çünkü. Sözlü edebiyat dediğimiz şey.

Bu anlatılar yakın zamandaki Türk sinemacılarının da yararlandığı kaynaklar oldu farklı film örnekleri ile. Hep böyle bir geriye dönük anlatı var. Siz nasıl görüyorsunuz bunu?

Ben masallara döndüğümüzü değil, sinemanın çıkış noktasının masallar olduğunu düşünüyorum. Şöyle bir şey, masallar zaten çok sinematografik. Türkiye’de sinemayı, doğuran, şekillendiren, bu sözlü anlatı dediğimiz geleneği, ben çıkış noktası olarak görüyorum. Ya modernini anlatırsınız ya gerçekten klasiğini ama keşke Türk sineması anlatı edebiyatından biraz daha beslenebilse. Çünkü orda çok ciddi, daha ulaşamadığımız bir sürü damar var.

Şimdiye kadar sinemada kullanılanları yeterli görmüyorsunuz yani…

Tabii çok zengin bir sözlü edebiyat var. Ben Türkiye’de hikâye bulamıyorum gibi bir lafa inanmıyorum.  Bir de dikkat ederseniz, dünyanın hiçbir ülkesinde bizim ülkemiz insanlarınınki kadar “hayatımı yazsam roman olurdu” cümlesini duyamazsınız. Herkesin anlatacak bir şey vardır. Buradan beslenmek çok doğru geliyor bana. Ama bu ne kadar günümüze dair söz söylerse, o kadar güzel olur.
Prensesinde Uykusu’nda yaptığınızda aslında masallardan bir seçki gibi…
Ulak gibi değil, daha çok eğlendiren bir masal. Öyle denk geldi. Bu arada ilk kez “genel izleyici” alan filmim oldu.
Öyle mi?

Evet. Siz de bilirsiniz ki ben sinemada steril olmaya inanmam. Hiçbir zaman inanmadım. Bu filmde öyle denk geldi.

Ailevi bir tonu, tınısı var...

Var evet. Kendi kendine oldu yani.

Bu özellikle de o zaman “Çağan Irmak popüler filmlerin yönetmenidir” klişesine de, ki ben bu söze inanmıyorum, yardımcı olacak.
Maalesef öyle ama şimdi baktığında popüler filmlerim iki tane,  gişede iş yapmış filmim var. Dört tane de diğer tarafta…

Sizin deyiminizle batmış filmleriniz…
(Gülüşmeler)
Evet. Ama ben gene de öyle olduğuna inanmıyorum, gişe ne derse desin yani.
Yok benim için şöyle bir şey var, filmlerin seyredilebilirlik oranları gişe rakamlarından sonrasıyla ölçülmeye başlar. Çünkü Ulak, seyircisini sonra bulan bir film oldu. Karanlıktakiler şu an seyrediliyor, gerek legal yollarla olsun, gerek illegal yollarla.

Bu arada bu korsana prim veriyorum demek değil, evet karşıyım. Ama şu bir gerçek, eğer bir ülkede bir kaldırımda korsan tezgâhı varken, karşı kaldırımda da onu engellemesi, yakalaması gereken insanlar hiçbir şey yapmadan duruyorlarsa bu sorun sanatçıların korsana hayır demesiyle çözülemez. İstenirse bu işin kökü, beş dakikada kurutulur, hiç birbirimize yalan söylemeyelim.

Anlıyorum, bir şekilde göz yumulduğu sürece biz sanatçılar ne kadar karşı olursak olalım bir işe yaramayacak diyorsunuz.

Ama şunun yolunu da bulmalı, bu çok önemli benim için: sinemaya gerçekten para vermeyecek bir mecra da yaşıyor ülkemizde. Hem de çok büyük bir mecra. Bu insanlara film seyrettirmenin bir yolu bulunmalı. Legal bir internet sitesiyle mi olur, hani 1 lira verip gibi, bu yöntem bulunmalı bence. Çünkü, evet filmi sinemada seyretmek en güzeli.  Ama gidemeyecek insanlar da var, bu da bir gerçek.  Ülkemizin dört bir yanı güllük gülistanlık, herkesin cebinde parası var gibi bir ülkede yaşamıyoruz.

Üstelik bir tam bilet ücretinin 10-15 tl arasında değiştiğini düşünürsek…

Evet, bu bir adamın bir devlet memurunun çocuklarıyla ayda kaç kere sinemaya gidebilmesi demek? Hiç maalesef. Bu yüzden çok zor, insanların sinemada film seyretmesi ve bu çok üzücü tabii.

Üstelik artık iyi filmlerin de fiyatları oldukça ucuzladı, 3-5 lira arası gayet de iyi filmlerin DVD’leri kampanyalı oluyor...


Evet, o yüzden gişe rakamları artık hiçbir önem teşkil etmiyor. Film seyircisini gişeden sonra 1 yıl, 2 yıl içerisinde buluyor.

Çok güzel bir noktaya değindiniz, film, seyircisini gerçekten yeri geldiğinde buluyor. İzninizle ben tekrar Prensesin Uykusu’ndan devam etmek istiyorum. Oyuncu seçimi filmin beslendiği senaryo kadar önemli ve filmi taşıyan esas unsur, baktığımızda. Sevinç Erbulak’ı ve Çağlar Çorumlu’yu tiyatrodan ve sinemadan tanıyoruz, televizyondan oyunculuklarını bir şekilde takip ediyoruz. Ben en çok Prenses, Sevval Başpınar’ın rol için nasıl seçildiğini merak ettim?

Açıkçası çok öyle seçmeler falan yapmadık. Birkaç kişiyle görüştük, hatta çocukların da kalbini kırmamak için, hani ‘bir film çekiyoruz’ şeklinde görüşmedik onlarla. Birkaç küçük kızla masada oturduk, konuştuk ve kendi kendine, üçüncü tercihimizde hemen, aslında o gelip bizi buldu. Tam da filmin anlattığı hikaye gibi. Yani onun kaderinde o varmış. Kendiliğinden oldu, hani “su akar yolunu bulur” derler ya öyle oldu.

Ama çok da yakışmış gerçekten, ilk plandan itibaren mini mini bir prenses var karşımızda.

Bir de alışkın olduğumuz değil, değişik bir güzelliği var kızın.

Evet duru bir güzelliği var. Duru, saf bir bakışı var Gizem’in. Çok da yakışmış role.

Ama bir şey söyleyeyim mi, 2000’den sonra doğan bütün çocukların bakışları çok farklı artık. Çok daha zeki doğuyorlar artık.

Havasından mı, suyundan mı acaba? (Gülüşmeler)

İşte beyaz çocuklar deniyor, indigo çocuklar deniyor. Bunlara isim koymak doğru mudur? Böyle gruplara verilen laflara çok inanmasam da, bir gerçek var ki yeni doğan çocukların zekası bizimkilerden çok daha üst seviyede. Bunu herkes görüyor.

Siz çocuklarla çalışan bir yönetmensiniz, Ulak’ın kadrosunda dev bir çocuk ekibi vardı. Babam ve Oğlum’da gene çocuk oyuncu ile çalıştınız. Onları çok iyi gözlemlemişsinizdir. Zorlukları var mı peki, gerçi oyuncu koçluğu denen bir durum da var ama?


Yok, hayır. Çocuklarla çalışmak hiç zor değil.  Sadece çocukların hayatlarında bir travma yaratmamaya çalışmalısınız. Her filmde çocuklarla şunu konuşuyoruz biz: bak bu filmde sadece oynayacağız, eğleneceğiz ama sen bu filmden sonra star olmayacaksın, herkesin peşinden koştuğu biri olmayacaksın. Böyle şeyler olmayacak hayatında, bunları unut. Eğleneceğiz ve kendimizi perdede seyredeceğiz, bunun ötesinde başka bir şey bekleme.   Buna inandırmak lazım çocuğu. Çünkü sinemanın geçmişine baktığınızda çocuk oyuncuların geçmişi çok travmatik.

Evet, haklısınız, bizim sinemamızda da var...

Dünyada da böyle bu. Şeytan’daki Linda Blair’in yaşadıklarını hangimiz yaşadık? O yüzden burada hafife almamak önemsemek ve çocuklara bunu öğretmek gerekiyor.

Aynen dediğiniz gibi, bir öğretim süreci bu. Peki, Şevval profesyonel bir kast ekibinden mi geldi?

Evet, kast ajansından geldi.

Bazen dışarıda gördüğünüz bir çocuğa “İşte benim yazdığım karakteri bu çocuk oynamalı!” dersiniz ama oyuncu değildir, sıradan parktaki bir çocuktur mesela?

Ondan sonra onun hayatını da karartırsınız falan filan. Yok onlar daha bilinçli, Şevval’in ailesi de çok bilinçliydi, Şevval de öyle. Oyuncu olacağım, star olacağım gözüyle bakmıyor.

Evet, çocuğun bu bilinçte olması sizin açınızdan da beraber çalışmak için büyük bir artı.  Peki diğer yandan Aziz karakteri de, çok dikkat çeken, filmi sırtlayıp götüren bir kahraman. Aziz’i canlandıran Çağlar Çorumlu’nun yüz ifadesi gerçekten de Allah’ın takdiri, sürekli tebessüm eden bir ifadesi var… Milliyet Sanat’ta kendisiyle yapılan söyleşide tiyatro oyununu izlemeye gittiğinizi ve birkaç ay sonra rolü teklif ettiğinizi öğrendim.

O sırada yazıyordum işte senaryoyu.

Benim de merak ettiğim nokta şu: Aziz karakteri, Çağlar Çorumlu’ya göre mi şekillendi acaba?


Şöyle bir şey, Aziz’i yaratıyordum, gittim o gece onu oyunda gördüm zaten.
Paralel gitti yani.


Evet, nerdeyse paralel oldu.

Çağlar Çorumlu’nun fiziki yapısıyla, o gülümsemesinin aydınlığı ile birlikte gitti yani.
Evet, çok aydınlık bir yüzü var. Gerçekten hayatta da gülümseyen bir yüzü var onun.
İyimserlik akıyor yüzünden. Benim daha önceden de tanıdığım ama pek televizyonda görünen bir oyuncu değil...

Onun mantığında şu var, hani soruyorlar ya niye gülüyorsun diye, o da cevap veriyor siz neden somurtuyorsunuz? Onun mantığında bu var, yani mutlu olmak için özel bir çaba sarf etmiyor zaten. Biz sabah kalktığımızda bin tane şey ile boğuşacağız diye moral bozukluğu ile kalkıyorsak, hayatımız bu yönde etkileniyor zaten. Onun böyle bir mantığı yok. İyimser olmak onun kaderi...
(Gülüşmeler)
Ne kadar güzel öyle kader, keşke herkese nasip olsa...

Çabaladığı bir şey değil, o öyle doğmuş.
Hatta isminde de güzel bir gönderme var, doğru mu yakaladım bilmiyorum ama kadın bir karakter olsa ‘Azize’ olurdu. (Gülüşmeler) Şunu gördüm ben, prensese anlatılan bir masal olsa da, filmdeki masal aslında Aziz’in masalı.
Evet, biz de zaten filmi Aziz’in izleğinden görüyoruz, onun anlattıklarından.

Kütüphanede, ‘kitaplar mabedinde’ bir dünyası var…


Evet, şimdi sürprizle ilgili detay vermeyelim ama oradaki kitap, “Denizler Altında Yirmi Bin Fersah” benim çok sevdiğim bir kitaptır. Ve bahsettiği, sonunda çıkıyor dediği canavar oradaki Dev Ahtopot’tur.

Evet Aziz’in hayal dünyasındaki kurgu ile filmin hikayesindeki kurgu da birebir örtüşen biçimde gidiyor zaten...

Bir de fark ettin mi, oradaki yaratıkların hiçbir zaman cinsiyeti yoktu zaten.

Üçüncü dileği de hiç dillendirmiyorsunuz ama..
Anlaşılıyor zaten.

Filmi henüz seyretmemiş olanlar için sürprizleri bozmadan devam edelim, bir başka etkileyici karakter de şüphesiz ki Genco Erkal’ın canlandırdığı ‘Kahraman’…


Genco Erkal’ın oynadığı çok iyi filmler var mesela ama bunların sayısı nerden baksan 10’u aşmaz. Ve beni en çok şaşırtan şey, tabii şaşırmamam gerekiyordu ama gene de şaşırdım: Çok fazla filmde oynamamış bir insanın, filmlerinin son anına kadar bir sinema yönetmenini bu denli büyük bir başarıyla canlandırması, tabii ki şaşırmamam gerekiyor çünkü o Genco Erkal, fakat gene de şaşırıyorum.

Evet, ben de kesinlikle katılıyorum.


Hakikaten bir efsane. Genco Erkal ile çalıştım, yani bunu söylemek bile harika bir şey benim için.

Ben de şunu düşündüm: Ben bu filmi seyreden yabancı biri olsam Genco Erkal’ın tiyatroculuğunu, Türkiye’deki kariyerini hiç bilmesem, film rejisörünün kendisini getirip, oynattığınızı düşünürdüm.


Söylediğin oldu. Londra’daki gösterimde, oradaki bir davetlinin favori karakteri Genco Erkal’dı ve gerçekten bir yönetmeni oynattığımızı sanmış.

Ben bütün bir ‘aventür sinema’yı biraraya getirdiğiniz bir kolaj gibi gördüm Kahraman karakterini …


Aventür evet. O aslında yaşayan bir yönetmen hala. Kendisiyle görüştüm, izin de aldım. O da çok mutlu oldu.

Yılmaz Atadeniz mi acaba?


Siz söylediniz. (Gülüşmeler). Evet ben ondan esinlendim, Yılmaz Ağabey’in sinema sevgisinden esinlendim. Çok büyük bir aşk duyuyor hala, çok seviyor. Macera, aventür hala… Mesela Ulak’ın fragmanını gördüğünde “At var değil mi filmde?” dedi. Kaç yaşında yani adam ve hala bir nebze eksilmemiş o sinema sevgisi.

Geçse kameranın arkasına…

Hemen çeker, hemen.

Ama sadece Yılmaz Bey de değil sanki, ben o dönem yönetmenlerinin genel bir havasını ve sonrasındaki küskünlüklerini gördüm gibi…


Tabii şimdi şöyle bir şey var, detay da vermeyelim ama yönetmenin bunlardan istedikleri bir şey var ama isteyip, istemediğini tam da bilmiyoruz. Sonunda çünkü aventür olsun, macera olsun istiyor...
Söyleşimizin devamını ikinci bölümde okuyabilirsiniz...

Röportaj : Duygu Kocabaylıoğlu
Yorumları gör

Yorumlar

En Popüler Fragmanlar
Seberg Orijinal Fragman
1.493 gösterim
Görünmez Adam Altyazılı Fragman
6.111 gösterim
Küçük Şeyler Fragman (2)
919 gösterim
Soul Orijinal Teaser
3.907 gösterim
Güzelliğin Portresi Teaser
4.149 gösterim
Lanetli Kardeş Orijinal Fragman
1.189 gösterim
Tüm fragmanları görüntüle