Beyazperdem
Don Kişot'u Öldüren Adam
BEYAZPERDE ELEŞTİRİSİ
3,5
İyi
Don Kişot'u Öldüren Adam

Gilliam rüyadan uyandı mı?

Fatih Yürür

     Kainatta, hakkında tarafsız bir değerlendirme yapamayacağım bir kaç isimden biri Terry Gilliam... Yedinci sanatın gelmiş geçmiş en talihsiz yönetmenlerinden biri olmasının, bu yaklaşımımdaki payını inkâr edebilmem mümkün değil elbette. Yine bu sebeple, ellerinden çıkan en kötü, yakışıksız mahsûlde bile beğenecek detaylar aradığım doğrudur. Son olarak Zero Theroem'de Pat Rushin ile birlikte sağladığı ve çok da alışıldık olmadığımız türden fikir birliği; bundan sonraki süreçte de öngörülebilir olmaktan uzaklaşacağını düşünmemizi sağlamıştı. Gilliam'ın yeni filmine bakınca gönül rahatlığıyla söyleyebilirim ki; Yanılmışız! Çok Şükür!

      "25 Yıldır Çekilen ya da Çekilemeyen Terry Gilliam Filmi" kinayesi ile perdesini açıyor Don Kişot'u Öldüren Adam... Tamam! Gilliam elbette epik talihsizlikleriyle nam salmış bir yönetmen olabilir fakat Don Kişot'un akıbeti, abartısız bir biçimde sinema tarihinin en girift yılan hikayelerinden biridir! 90'lı yılların ortasında, özellikle Hollywood'a transfer olmasının ardından başlayan bu sancılı süreç; geçtiğimiz aylarda nihayet doğumunu gerçekleştirdi.

      Neler yaşamadı ki Gilliam... Önce yapım hakları çok absürt insanların ellerine ulaştı. Sonra da 2006 yılında "filmin bitmemiş versiyonu" Youtube gibi platformlarda boy gösterdi. Finansal desteği geri çekildiği için bir kaç defa iptal oldu. Tozlu raflara kaldırıldı. Sonra yeniden masaya yatırıldı. Hatta bahsi geçen masalar da raflar da eskidi, çürüdü... Nihayetinde, Fear and Loathing in Las Vegas filminin galasında müjdelediği film, onlarca oyuncu, hikâye, yatırımcı değişimine karşın, Gilliam'ın tutkulu inadı sayesinde perdeye zıplamayı başardı.

     Gilliam'ın yaratım çıkmazı, bütün bu serüven süresince içine düştüğü delilik sürecini konu alan, Keith Fulton ve Louis Pepe ikilisinin yönetmen koltuğuna oturduğu 2002 tarihli Lost in La Mancha belgeseline de konu olmuştu. Tabi aradan geçen 16 yıllık süreçte, projenin başına gelenlere kıyasla, belgeselde anlatılan "çıkmaz" son derece romantik bir hal almış bile olabilir! Üstelik zaman içerisinde Don Kişot'a hayat verecek olan Jean Rochefort ve John Hurt'ün ebediyete intikaliyle birlikte, projenin negatif ağırlığı da baskınlığını iyiden iyiye hissettirdi.

     Filmin yaşadığı talihsizliklere dair bu orta kalibrede hüzün yüklü içeriği hızlıca geride bırakıp söyleyebiliriz ki; Don Kişot'u Öldüren Adam, her anlamda karşımıza çıkan "En Gilliamesk Sinemala Mahsûl" olma özelliği taşıyor! Onu bugünlere getiren yeteneği, başına gelen absürt ötesi talihsizlikleri ve eşsiz kaçıklığına dair aradığınız her şey burada var! Hem de zorlama bir biçimde yönlendirilmiş "köklere dönüş" eğiliminden tamamen bağımsız, alabildiğine özgür ve özgün bir biçimde!

      Rahatlıkla söyleyebiliriz ki, Don Kişot'u Öldüren Adam, gayri ihtiyari bir biçimde otobiyografik izler taşıyan bir özgün uyarlama örneği! Adam Driver'ın suretinde perdeye taşınan Toby'nin, Gilliam'dan menkul bir şekilde değerlendirilmemesine imkân yok! Gençliğinde İspanya kırsalında kallavi bir Don Kişot uyarlamasına imza atmış olan Toby'nin, yıllar sonra yeniden aynı coğrafyaya, aynı konsepte sahip bir reklam filmi için gelmesi; Gilliam'ın sönüp sönüp yanan Don Kişot prodüksiyonu süreciyle hemen hemen aynı hırs rotasına sahip ve kesinlikle aynı arayışa kapı açıyor.

      Tabi filmin, gelmiş geçmiş bütün Gilliam külliyatının damıtılmış hali olduğunu iddia etmek de pek yanlış olmaz. Konsept olarak kaçınılmaz bir biçimde Chapman'li, Jones'lu, Palin'li, Idle'lı, Monty Python zamanlarını referans noktası olarak alacağımız listede, Gilliam'ı daha özgür kabul edilebileceği Adventures of Baron Munchausen zamanlarının görsel estetiği de yer alıyor; Balıkçı Kral'da Parry ve Jack'in zoraki partnerlikleri ile hayal - gerçek ikilemi gibi karmaşalar da... Bu kalabalık referans çuvalı, zaman zaman filmin hareket kabiliyetini kısıtladığı gibi; izleyicinin çoğunlukla anlamlandırmakta zorlandığı farklı türden bir karmaşanın da kapılarını açıyor ister istemez. Aslında karmaşık değil de, referansları açısında kalabalık bir yapım var karşımızda.

      Yazının başında da belirttiğim gibi, hayatımın yarısını, belli periyotlarla bu filmi bekleyerek geçirdiğimin altını çizmek isterim. Yapımın vücuda geliş sürecinde başına gelen bütün detaylar, bu 25 yıllık sürecin azami 16 yılında, filme dair işittiğimiz her şey; onu bir film yapmaktan da uzaklaştırıyor "bence!" Kalkı ki, Gilliam'ın ellerinde hayat bulan pek çok yapım için bu varsayım geçerli. Tam da bu sebeple Don Kişot'u Öldüren Adam bir film olmaktan çıkarak, eşsiz bir deneyime dönüşüyor. Emsaline çok da sık rastlamayacağınız türden bir deneyime hem de...

       Gilliam 25 yıl önce giriştiği bu macerada, çok açık bir biçimde, vücudundaki tüm hücrelerle, derin bir varoluş savaşına girmiş. Bu savaşta karşısında, yatırımcılar, yapımcılar gibi düşmanlarla birlikte; zaman, mekân hatta fizik kuralları çerçevesinde değerlendirilebilecek tüm unsurlar dikilmiş! Dolayısıyla Don Kişot'un çatışmasının hemen hemen aynısını yaşadığını söylemek, klişe olduğu kadar da gerçek ve reddedilemez bir tespit. Elbette ki son derece taraflı yorumum: Gilliam'ın bu mücadeleden mutlak bir galibiyetle ayrıldığı yönünde! Bizler de bu taraflı galibiyeti kutlamaya hazır -hatta bunu kutlamak için yıllardır beklemiş olan neferleriz bir nevi...

       Yukarıda yazdıklarımın tamamı, filmin de içerisindeki hayal ve gerçek ikileminin, fantezi ayağını teşkil ediyor. Peki ya gerçeklik? Gilliam'ın sinemasına özgü absürt mizahı, biraz daha olgun bir dille yansıtan yapımın, görsel işçiliği de; Driver ve Pryce ikilisinin karşılıklı döktürmeleri de seyir zevkinizi katlayacak orası kesin! Özellikle Nicola Pecorini'nin mizansenlerinin lezzeti uzun süre damakta kalacak cinsten. Bu sıkı görsel doku, karakterlerin de aynı oranda belirginleşebileceği, adeta organik bir işbirliği ile dikilmiş. Nihayetinde tıpkı Gilliam gibi, Toby de, dehasının nefes alabilmesi için etrafındaki tüm gerçeklikle savaş halinde bir yetenek. Rol modeli olan ve bir süre sonra tüm benliğini esir alan Don Kişot'a öykünme yolunda girdiği delik ise pek çok kafa karıştırıcı detayla süslü!

       Sonuç itibariyle Hunter S. Thompson'un kitabından çekilip çıkarılabilecek bir uyarlama kadar karmaşık değil lakin Gilliam'ın yeni jenerasyon izleyiciyi yakalayabilmesi de takdir edersiniz ki biraz zor. Yukarıda da bahsettiğim gibi; zengin bir alegori olduğu kadar, hayatımızın tam da bu evresinde yaşamamız gereken bir deneyim olarak değerlendirildiği sürece, Don Kişot'u Öldüren Adam'a kayıtsız kalabilmek oldukça zor orası kesin! Gilliam'ın sayısız yeldeğirmenine karşı giriştiği bu mücadeleden galip ayrıldığına "inanmak" bir yanıyla mucizelere inanmak demek... İnanalım mı? Bence hiç bir mahsuru yok!

Daha Fazlasını Göster
  • En son Beyazperde eleştirileri

Yorumlar

Yorumları göster
Back to Top