Beyazperdem
American Honey
BEYAZPERDE ELEŞTİRİSİ
3,5
İyi
American Honey

Yeni Dünya’nın ‘yolunu bulamayan’ gençliği!

Star ve Jake... Bir süpermarkette kesişen yolları, onları ‘kırık bir aşk hikâyesi’nin anti-kahramanlarına dönüştürüyor. Gençliğin kararsızlığı, delişmenliği, hırçınlığı, keşfetme iştahı ve kendini bulma arayışıyla çıktıkları yol, ‘iki âşık’ı gelgitli bir aşkın ‘kirli ama saf’ doğasına hapsederken, öte yandan da ‘çürümüş kapitalizm’in dikte ettiği ‘rüya’nın içine bir ok gibi fırlatıyor. Bu ‘şimşek’ hızındaki penetrasyon, kapitalizmin dengesini bozuyor ama yıkamıyor; rüyanın yanıltıcılığına darbe indiriyor ama sürekliliğine zarar veremiyor, ne yazık ki. Ancak, ‘umut’ hep kapıda bekliyor bu aşkın çıktığı yolda ve finalde kendini iyice açık ediyor, âşıkların yüzüne gülüyor...

Elinde avucunda ne varsa ortaya döken bir yönetmen Andrea Arnold. Memleketi İngiltere’den kopup gelen ve özellikle “Akvaryum”la (Fish Tank) ‘birey’ (kadın birey) olmanın derslerini veren sinemacı, yukarıdaki paragrafta ‘hissiyat’ını vermeye çalıştığımız “American Honey” ile Yeni Dünya’nın ‘yolunu bulamayan’ gençliğine uzatıyor şefkatli (aynı zamanda acımasız) elini. Bir minibüsün içinde ‘Amerikan Rüyası’nı arşınlayan gençlerin serüveni, yalnızca ‘genç olmak’ üzerine bir hikâye değil kuşkusuz; arka planda arzıendam eden coğrafyanın kustuğu Amerikan halkının da serüveni bu aslında.

Nafile hayatların resmigeçidi de diyebiliriz “American Honey” için, -tam aksi istikamette bir şey söylersek- ‘boşluğu dolduran’ hayatlara düzülmüş bir methiye de. Abdellatif Kechiche’in “Mavi En Sıcak Renktir”indeki (La Vie d’Adèle) Adèle Exarchopoulos örneğinde olduğu gibi, “American Honey”nin başkarakteri Star’da bizi köklerimizden sarsan genç Sasha Lane, bu methiyenin tartışılmaz öznesi. Onun yolculuğu, evet belki ‘aşk’la anlamlanıyor, ama yalnızca buraya tutunduğunu söylemek haksızlık olur. Üzerine ‘yıldız tozu’ serpilmiş karakterin, umut dolu bir rüyanın peşine takılırken, irkiltici bir karabasanın içinden geçme zorunluluğu, sanıyoruz “American Honey”nin de özünü oluşturuyor.

İzini kaybettirme motivasyonu, Star için bir yandan da ‘yeni bir iz’ bulma çabasını getiriyor kaçınılmaz olarak. ‘Bitmiş’ ailesinden kaçıp uzaklaşan bu ‘teenager’, ruhunda açılmış yaraları onarabilecek dirayete de sahip, ruhundan akan ‘özgürlük’ün emrettiklerinin gereklerini yerine getirebilecek iradeye de. Evet, ‘yol’da karşısına çıkabilecekler konusunda net bir fikri yok, ama kimin var ki! O da ‘bilinmez’ olanın çekiciliğine kendini kaptırıp ‘çılgın kalabalık’tan ziyade onun gibi reflekslere sahip bireylerin arasına karışıyor. Tutunduğu dalın kırılabileceğini biliyor belki, ama henüz ‘yaşa(ya)madığı’ hayatın ona aralık bir kapı göstereceğini ümit ediyor. Aslına bakarsanız, biz seyirciler istiyoruz bunu, hem de ölesiye.

Sevmek zorunda hissettiğimiz bir karakter mi Star, bundan emin değiliz. Örneğin, Sebastián Lelio’nun “Gloria”sında Paulina García’nın yanaklarından öpmemiz için epeyce melzeme verilmişti bize, ama burada Andrea Arnold’ın aynı şeyi yapmak gibi bir niyeti yok. Yaş aralığı çok açık olmasına karşın, benzer motivasyonları var Gloria ve Star’ın, ama “American Honey”de karakterle el ele tutuşmayı önleyen bir ‘mesafe’ olduğu da bir gerçek. Andrea Arnold, tıpkı “Akvaryum”daki Mia’ya (Katie Jarvis) yaptığı gibi yaklaşıyor Star’a, ‘defans hattı’nı sağlam kuruyor.

‘Ezilenlerin sesi’ olmak gibi bir niyet de sezilmiyor Star’ın serüveninde, belki ‘kırılgan’ ama kesinlikle ‘zayıf’ bir karakter değil o. Shia LaBeouf’un ‘şaşırtıcı biçimde’ Sasha Lane’den rol çaldığı Jake karakteri, Star’ın kırılganlığını öne çıkarıyor, onu aşkın ‘tahmin edilemez’ ya da ‘planlanamaz’ doğasıyla baş başa bırakıyor. Bu genç ruh, belki hayatında ilk defa âşık oluyor ve sonrasında defalarca yaşayacağı bu duygunun kafa karıştırıcılığıyla boğuşmak zorunda kalıyor. Kendini teslim ediyor diyemeyiz, ama yönünü her defasında aşkla belirliyor, toslayacağı duvarların içinden geçebileceğini düşünüyor. Geçip geçemediği başka bir mevzu, ancak ‘duvara karşı’ motivasyonunu öylesine saf bir şekilde hissettiriyor ki, ‘âşık olmak’ üzerine sayıklamak istediğinizde onun serüveninden ilham almadan bunu yapamayacağınızı görüyor, biliyorsunuz.

Vestiyere bırakılmış ‘hayat paltosu’nun oradan alınıp ters yüz edilerek yeniden ve umut dolu bir biçimde giyilmesinin filmi “American Honey”. Tabii ki bir Patty Hearst hikâyesi değil Star’ınki, ‘dönüşüm’ün yapaylığı söz konusu değil burada. Star, olanca doğallığıyla büyüyor, gelişiyor ve dönüşüyor. Dönüştüğü şey, filmin ilk anında gördüğümüzü reddetmiyor aslında, ama onun üzerine öyle tuğlalar koyuyor ki, artık onun için geri dönüşün mümkün olmadığını  hissediyorsunuz. Çıktığı yolda karşısına çıkanlar, onu besleyip büyütürken, yüreğinden akanlar da hikâyesini ‘okunur’ kılıyor.

İte kaka giden bir hikâye değil bu. Evet, sağa sola çarparak ilerliyor belki, ama arkasından biri(leri) kovalamıyor. Coşkuyla belirliyor rotasını Star, hızına yetişmenin mümkün olmadığı bir coşkuyla. Büyük aşkı Jake’in bile ‘hep destek tam destek’ olmadığı bu uzun koşu, sık sık hırpalanmasına yol açıyor, sezgileriyle hareket eden karakteri her türden ruh halinin içine sokuyor. Kurallar koymadığı serüveni, zıt kutupların birbirini çektiği ‘öze dönük’ bir yolculuğu işaret ediyor. Bu yolculuk, bize Star’ın boyunduruk altına alınamayacağını gösterirken, açtığı yelkenin ihtiyacı olan rüzgarla salınmamızı da sağlıyor. Hatta bir noktadan sonra nefesimizle destek olmaya çalışıyoruz bu yolculuğa.

Yalnızlık, “American Honey”de bir gerçeklik olarak kendini öne atsa da, Andrea Arnold bunu ‘olumsuz’ bir tespitle anlamlandırmıyor. Star’ın bir minibüs dolusu gençle birlikte yaşadığı yalnızlık, tıpkı yol arkadaşları gibi bir ‘tercih’in sonucu. Belki o son katılan olduğu için ‘daha yalnız’ izlenimi veriyor, ama temelde herkes yalnız ve kimse yalnızlıktan şikayetçi değil! Yalnızlığı bir ‘yük’ olarak görmedikleri için, bir ‘problem’ de olmuyor bu durum; planlı programlı ilerlemek yerine ‘el yordamıyla’ aşacaklarını biliyorlar bu ‘engel olarak görmedikleri’ engeli. Kalabalığın dayattığı yalnızlığın resmi belki de bu, yeryüzünün bireye uyguladığı baskının paletinden çıkan. Star’ın bu baskıya pabuç bırakmayacağını tahmin etmekse zor değil, ki bırakmıyor zaten!

Oraya buraya koşturmaktan yorulmuş, aşkının getirdiği ‘kabartma tozu’ etkisiyle neredeyse paralize olmuş, yolun ona sundukları ve dayattıkları arasında sıkışıp kalmış, kafa karışıklığını içselleştirmiş Star, tüm bunlara rağmen ‘gelişine vuran’ bir karakter. Anlık kararları, onu çoğu zaman ‘parçalanma’ noktasına taşısa da, en nihayetinde ‘özgür bir birey’ olmanın anahtarına sahip. Belki o anahtarın cebinde olduğunun farkında değil henüz, ama anahtarı cebinde bulduğunda şaşkınlığa uğrayacak biri de değil. Yürüdüğü yolda karşısına çıkacak kilitli kapıları önce kırmaya çalışacak belli ki; sonrasında ‘anahtar’ çıkacak ortaya ve hızlı adımlarla ‘harikalar diyarı’na doğru yollanacak. Bu ‘kirli diyar’, belki onu yutup hiçleştirecek, belki de o dönüştürecek diyarı, kim bilir!

Resmin içinde parendeler atarak takip ettiğimiz Star’ın serüveni, “American Honey”yi 21. yüzyılı ve bu yüzyılın gençliğinin haletiruhiyesini tarif eden bir film haline getiriyor. Nasıl ki, Nicholas Ray’in “Asi Gençlik”i (Rebel Without a Cause) ya da John Hughes’un “Kahvaltı Kulübü” (The Breakfast Club) 20. yüzyılı ve o yüzyılın gençliğini tarif ediyorsa, “American Honey” de bu yüzyılın her açıdan ‘kafası karışık’ gençliğine adıyor kendisini. Sistem/toplum tarafından her fırsatta ‘tartaklanan’ gençliğin arayışına yöneltiyor kamerasını ve oradan umuda doğru evrilmeyi başarıyor. Genel çerçevede Amerikan zihniyeti üzerinden yürüyor gibi görünse de, ‘küresel’ bir sonuç elde ettiğini kabul etmek gerek. Andrea Arnold, yazıp yönettiği filmle ‘endişe’nin altından girip üstünden çıkarak başkalaştırıyor onu, içimize su serpiyor.

Uzun yolculukta, Star ve Jake’in yoldaşları da resmi genişletmeyi başarıyorlar, ki bunlar arasından ‘patron’ Krystal (Riley Keough) sekiz adım öne çıkıyor. İki âşık arasındaki denge/dengesizlik konusunda belirleyici bir rol üstlenen bu karakter, öte yandan da ‘sistem’e dair kimi tespitler bahşediyor bize. Hikâyede yeterince ‘çatışma’ yokmuş gibi, o da çeşitlendiriyor çatışma alanlarını ve düşünce trafiğini içinden çıkılamaz bir hale getiriyor. İçinden çıkılıyor mu derseniz, evet çıkılıyor ama büyük bedeller ödenerek. Gençliğin ‘bedel ödeme’ konusunda fazlasıyla ‘bonkör’ olduğunu düşünürsek, bunun bir ‘ödeşme’den öteye gitmediğini söyleyebiliriz. Çocukken ya da ilk gençlik yıllarında ağızda sakız olan “Ödeştik mi?” sorusunun yetişkinlikte pek de dillendirilmediğini hesaba kattığımızda, bu ‘bedel ödeme’ biçiminin ne kadar da saf bir ‘son nokta’ koyma biçimi olduğunun hakkını verebiliriz. Keşke bütün bedeller böyle ödense!

Meramımızı anlatabildik mi bilemiyoruz. Belki uzunca bir ‘sayıklama’ oldu bu, gereğinden uzun. Ancak, birkaç paragrafa sığdırılabilecek bir film değil “American Honey”. Belki bir ‘başyapıt’ değil, ama tıpkı Star’ın yüreği gibi piştikçe kabarıyor. Yanmamasını sağlamaksa sizin elinizde, ‘ihtimam’ istiyor biraz...

Daha Fazlasını Göster
  • En son Beyazperde eleştirileri

Yorumlar

Yorumları göster
Back to Top