Filmleri oyla!
Beyazperdem
    Radyoaktif
    BEYAZPERDE ELEŞTİRİSİ
    4,0
    Çok İyi
    Radyoaktif

    Bilime adanmış feminist bir hayat...

    Duygu Kocabaylıoğlu

    Her ne kadar modernleşmenin beşiği olarak anılsa da kıta Avrupası için 19 yüzyıl halen kadınların ikinci sınıf vatandaş olduğu, toplumda var olmalarına, çalışmalarına erkek erkini güçlendirdiği ve erkeklerin yoluna çıkmadıkları sürece izin verildiği yıllardı. Radyum ve polonyumun elementlerinin mucidi, iki Nobel ödüllü Marie Skłodowska Curie’nin 1867’de başlayan hikâyesi de hemcinsi olan mücadeleci kadınların izinde, başarısının altına kendi imzasını atıncaya ve II. Dünya Savaşı’nın arifesinde kanserden hayatını kaybedinceye kadar sürmüştü. 2019 Toronto Film Festivali’ndeki dünya prömiyerinden bir sene sonra ülkemizde vizyona girebilen Radyoaktif filmi, 20 yüzyılda fizikte çığır açan bir kadının hikâyesini, lafını sakınmadan beyazperdeye taşıyor…

    Fizik ve tıp tarihine mal olmuş bir figür olmasına ve hayat öyküsü bilinmesine rağmen Marie Curie’yi merkezine alan bu yapım, Amerikalı yazar Lauren Redniss’in biyografik-grafik romanı “Radioactive: Marie & Pierre Curie: A Tale of Love and Fallout” adlı eserden, Jack Thorne tarafından senaryolaştırılmış. Senaryonun omurgası Marie Curie’nin (Rosamund Pike) bakış açısından kurgulanarak, fizik alanında canla başla çalışan bu hırslı kadının, evlilikten çocuk sahibi olmasına, yaptığı işlerin altına kendi imzasını atmak için kararlı duruşuna dek gayet feminist bir çerçeve çiziliyor. Öte yandan, grafik romanı temel aldığından ötürü filmin gerçek biyografiyi çarpıttığına dair bazı olumsuz eleştiriler aldığını da ekleyelim.

    Marie eşi Pierre’i severek evleniyor, en azından filmin bize söylediğine göre, fakat dönemin toplumsal normlarını kendi çekirdek ailesinde minimum düzeyde tutma konusunda da oldukça kararlı bir kadın portresi çiziyor. Marie için varsa yoksa laboratuvarı, deney tüpleri ve hayatı pahasına devam ettirdiği zorlu çalışmaları. 1903 yılında Nobel Fizik Ödülü’nü almaya giderken eşi Pierre Curie’nin ardından öyle bir bakışı var ki, Marie keşfettiği radyum elementinin yakıcılığına dönüşüyor desek, çok da abartmış olmayız. Öte yandan, Pierre Curie (Sam Riley) yine filmin bize verdiği kadarıyla aslında eşinin hakkını teslim eden, çağdaş hemcinsleri gibi beraber olduğu kadının zekâsının ve emeğinin üzerine yatmayan bir eş portresi çiziyor. Fakat zaman yine de erkeklerin zamanı… Pierre’in vefatından sonra Paris’te yaşamaya devam etmek (zira aslen Polonyalı olduğundan Parislilerin ırkçı saldırılarına da maruz kalıyor) ve üniversitede ders vermek de dâhil olmak üzere bıraktığı mirası sırtlamak Marie adına, duvarlarından radyasyon fışkıran bir laboratuvarda çalışmaktan bile daha çok mücadele gerektiriyor… Radyumun yaratığı çeşitli rahatsızlıkların yanı sıra özel hayatındaki tercihlerle de halkın gözünde dönemin modern cadısına dönüşüyor adeta Marie…

    Filmin yönetmen koltuğunda 2007 yılında ilk uzun metrajı Persepolis ile ortalığı yıkan Marjane Satrapi’nin oturması bu öykü için önemli bir şans. Yazının girişinde belirttiğimiz sözünü sakınmamak tutumu biraz da bu asi yönetmen Satrapi’nin rejisinden kaynaklanıyor. Tarihteki sıçramalarla ileri ve geri saran sahne geçişlerinde Satrapi’nin animasyondan gelen görsel tarzını yakalamak da mümkün. Filmin tümünü sırtlayıp götüren Rosamund Pike, “bilim için ölen” bu kadını tüm samimiyeti ve tutarlı duruşuyla perdeye taşımayı biliyor. 2019’un sonbahar festivaller ve ödüller sezonunda nasıl ve neden bu kadar göz ardı edildiğini anlamak gerçekten zor. Bana sorarsanız karşımızda Diren!/ Suffragette (2015) filmindeki Carey Mulligan’ın sırtladığı kadar başarılı bir feminizm öyküsü ve hırslı bir kadın başkarakter var. Sam Riley’nin de oyunculuk anlamında üzerine düşeni yerine getirdiğini ekleyelim.

    Bir dönem filminin olmazsa olmazı kostüm, set tasarımı, sanat yönetmenliği gibi öncü teknik detaylar, Radyoaktif filminde de zamanın ruhunu yaşatmaya yardımcı oluyor. Öte yandan, özellikle görüntü yönetmenliğinin kendisini hissettirdiği karanlık atmosfer, radyasyonlu laboratuvarlardan çıkıp Curie çiftinin tüm yaşamını sarıyor adeta.

    Hani Nazım diyor ya “yahut kocaman gözlüklerin / beyaz gömleğinle bir laboratuarda / insanlar için ölebileceksin / hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için…” Marie Curie’nin fizik ve tıpta çığır açan keşifleri yaşamına mal oluyor; öte yandan film bilimin peşinden ısrarla gidip kanser olan bu kadının buluşlarının ölümünden çok kısa süre sonra başta atom bombası ve Çernobil olmak üzere yüzünü hiç görmediği insanlar için nasıl bir felakete dönüştüğünü de göstermekten de geri kalmıyor. İnsanoğlu daha fazla öldürebilmenin yolunu bulmaya görsün, bir diğer felakete kadar onu mutlaka kullanır…

    Uzun lafın kısası, bugün radyoloji biliminin gelişmesini borçlu olduğumuz Marie Curie’nin hayat hikayesini Rosamund Pike yorumu ile seyretmek isterseniz Radyoaktif beyazperdede haftanın çarpıcı biyografik alternatifi olarak seyircisini bekliyor.

    Sağlıkla ve filmlerle kalın!

    Daha Fazlasını Göster
    • En son Beyazperde eleştirileri

    Yorumlar

    Yorumları göster
    Back to Top