Beyazperdem
    Kaçış Planı 3
    BEYAZPERDE ELEŞTİRİSİ
    2,0
    Yetersiz
    Kaçış Planı 3

    Stallone çağı yakalama derdinde!

    Fatih Yürür

    Artık 80'ler ruh çağırma seanslarına ayrılan sürenin de yavaş yavaş sonuna geliyoruz. Hatta "80'ler göndermeleri" etraflı, sırtını salt bu külte -ya da daha kaba tabirle fetişe dayayan yapımların halihazırda ilgi görmesi bile mucize! Bunun en temel sebebi "80'lere dair üretilen bol oyuncaklı içerikleri" alımlayanlar, zamanında hem sıcağı sıcağına döneme tanıklık etmesi hem de nostalji duygusunu yaşayabilecek kıvama gelmesi.

    Tam da bu sebeple; Hollywood, 80'ler konseptini tamamen değiştirme, onu eğip bükerek yeniden pazarlama tekniklerine başvurdu diyebiliriz. Geçmişte fan mıknatısı haline gelmiş tüm projelerin anatomisiyle oynama (Ghostbuster ekibini bir girl power grubuna çevirme ya da beyaz Anglo-Sakson karakterleri siyahi oyunculara teslim etme) alışkanlığı. Bu alışkanlığın gişeye olan net yansımasının ne olduğuna dair kesin bir şey söyleyebilmek pek de mümkün değil fakat hem 80'ler arzusu ile yanıp tutuşanların hem de yeni nesil alımlayıcıların, bu projeleri çürük domates yağmuruna tutmasının artık ilginç bir tarafı dahi yok.

    Bu noktada Sylvester Stallone'un yakalamış olduğu ivmeyi de yer yer takdir etmek gerektiğini düşünüyorum. Tam bir 80'ler klişesi olarak projelendirilen The Expandables'ı, keyifli bir seyirlik haline getirirken; tüm malzemesini nostaljik filtrelere hibe etmenin kıyısından dönmesi bir tarafa; Rocky'nin küllerinden doğan Creed ile birlikte; türün geleneklerini, çağın beklentileriyle harmanlama konusundaki ustalığı, kendisinin geçmişte bir yerlere saplanıp kalmaya pek de niyetinin olmadığının göstergesiydi.

    Gel gelelim 2013 yılında sinema salonlarımızı ziyaret eden, Mikael Hafström imzalı ilk Kaçış Planı filmi, en azından Stallone ve Schwarzenegger gibisinden iki iri kıyım 80'ler figürünü perdeye taşıma gibisinden bir fikre ev sahipliği yapıyordu. Fakat Chapman ve Keller imzalı öykünün önderliğinde, bu iki aksiyon yıldızını, perdeye yansıyan en zeki halleriyle izleyebilmek farklı bir deneyim vadediyordu. Bizler her ne kadar Ray Breslin ve Rottmayer ikilisinin, öyküyü taşıyabilecek tork gücü ile mükafatlandırılmış kankalar olarak kollektif hafızalarımıza kazımış olsak da; kısa sürede yeni halkaları projelendirilen serinin akıbeti pek de istediğimiz gibi olmadı.

    Geçtiğimiz yıl izleyiciyle buluşan ve yönetmen koltuğuna Steven C. Miller'ın oturduğu Kaçış Planı 2: Hades, öncülünün fersah fersah altına gömülen bir örnek olmaktan kurtulamamıştı. Özellikle Bruce Willis ya da Nicolas Cage gibi isimleri başrole taşıyan, ortalama altı aksiyon filmleriyle tanınan Miller, kurumsallaşan bir kaçış öyküsü sunarken; izleyiciyi sürekli yemleyen ama masadan da aç kalkmasını sağlayan bir bulamaç servis ediyordu. Yolları Guardians of the Galaxy setinde de kesişen Dave Bautista'nın ete kemiğe büründürdüğü Trent DeRosa'nın karikatüre eşdeğer profilinin, ortaklık konseptinden güç alan böyle bir yapım için ağır bir darbe olduğunu söylemek için kahin olmaya gerek yok.

    Serinin üçüncü hakası ise 2001 yapımı 15 Dakika ve 97 yapımı Don King gibi kayda değer işlere imza atsa da 90'lar konseptini tam olarak terketmeye niyeti olmayan John Herzfeld'in ellerine teslim edilmiş. Herzfeld aynı zamanda Kobra filminde de Stallone ile karşılıklı oynamış bir aktör. Fakat bu organik bağın, Kaçış Planı 3'e herhangi bir avantaj sağlayabildiğini söyleyebilmek pek de mümkün değil.

    Yine de, "güvenlik uzmanı" titriyle, iyi veya kötü kalbimizde yer edinmeyi başaran Ray Breslin'in, aradan tam olarak bir sene bile geçmeden, yeni bir macera ile beyaz perdede görücüye çıkacak olmasının heyecanı tartışmaya epey açık. Zaten son derece basit bir formülü, "zekice görünen" bir olaylar silsilesiyle soslaması, seriye sıcak bakan bir izleyici için her daim açık pazar işlevi görecektir görmesine ama mevzuya ısınmayı başaramayanlar için aynı şeyler söylemek zor.

    Aslında formül içerisindeki anahtar kelimelere hepimiz aşinayız. Üst makamdan birinin kaçırılan kızı, kurtarma misyonu yüklenen yaşlı kurt, onun ekürileri, aslen duru olan bir öyküyü giriftleştirerek semirtme hamlesi ve nihayetinde yaşlı kurdun zaferi ile sonuçlanacak olan bol bilmeceli bir süreç.

    Herzfeld, yine son derece basit gibi görünen bir "kaçırılma" tablosu ile açılış yapıyor. Bu tablo, her ne kadar emsal klişelerin bir tekrarı gibi görünse de; iki filmde adım adım yaklaştığımız Breslin'in geçmişine dair daha fazla şey öğreneceğimiz bir yolculuğa evriliyor. Acar güvenlik uzmanı ve ekibinin içine çekilmiş olduğu intikam düzeneği, kısa sürede katmerlenerek sıradan bir fidye meselesi olmanın bir kaç adım ötesine geçen bir öykü vadediyor.

    Gel gelelim, Breslin'in başına musallat olan bu yeni bela, orijinal olma kaygısı güderken, kendisini fazlasıyla ciddiye alan bir yapıya kavuşuyor. "Şeytanın İstasyonu"nun en ücra köşelerine kadar uzanan bu kaçış öyküsü, kendi klişeleri ile barışık olduğu takdirde eğlenceli bir seyirlik vadetme potansiyeline sahipken; ciddiyeti sebebiyle fazlasıyla sevimsizleşiyor. Özellikle de kurtarma görevine bir "iş"olarak bakan Breslin'in kız arkadaşının da kaçırılması ile birlikte; 80'ler intikam öykülerinin ruhunun çağırıldığı bir başka klişe fıçısına dönüşüyor.

    Tüm bunlarla birlikte, serinin hayranları için bile şans tanınması kolay bir öykü yok karşımızda. Tüm karmaşasına rağmen, öyküsünün akıbetini turnusol kağıdı gibi ifşa eden bir öykü duruyor karşımızda. Yine de son yıllarda ortalamanın altı yapımlarla barışıklığına rağmen vakur duruşunu yitirmeyen Stallone'u, yeni Rambo öncesinde görmek için fena bir fırsat da olmayabilir.

     

    Daha Fazlasını Göster
    • En son Beyazperde eleştirileri

    Yorumlar

    Yorumları göster
    Back to Top