Beyazperdem
Alita: Savaş Meleği
BEYAZPERDE ELEŞTİRİSİ
3,0
Ortalama
Alita: Savaş Meleği

Peki Rodriguez Android Düşler Mi?

Fatih Yürür

Yıl başına düşen blockbuster sayısı ve pazardaki hacimleri artık neredeyse kesin bir yüzdeye ulaşmış halde. Bu durumda önünüze düşen endüstriyel ürünün yarattığı beklenti, salonu terk ederken damağınızda kalacak tat ve yapımın unutulma süresinin bile, belli bir matematik değerinin olduğunu söyleyebiliriz. Söz gelimi The Avengers gibisinden aşırı iddialı multi prodüksiyonlar, yarına kalabilme konusunda çok ilginç –hatta düpedüz cesur tercihler yapsalar bile; remake ya da devam halkası olmaksızın; arenaya sıfırdan giriş yapan kahramanların kotardığı sıfır kilometre blockbuster mahsullerine tanınan şans, her geçen gün biraz daha azalıyor sanki. Yukita Kushiro’nun Gunnm adlı Manga serisinden perdeye taşınan Alita: Savaş Meleği, bugün bile keşif değeri yüksek bir seridir fakat bu serinin uyarlama konusundaki şansının ne olacağını zaman gösterecek.

     Alita: Savaş Meleği, daha proje aşamasındayken bile izleyiciye itici gelen bir projeydi ve bunun her ne kadar münferit nedenleri olsa da; nitelikli bir karşılığa denk düştüklerini söylemek oldukça zor. Aslında pek çok açıdan heyecan verici bir deneyim vadettiği ortada! Bunun en önemli sebeplerinden biri hiç kuşkusuz, her adımda yeni bir teknik sihirbazlık ile izleyici cezbetmeyi hedefleyen James Cameron gibi bir yapımcının, kritik yönlendirmeleri ile şekillenmiş olması. Daha da cazip olan ise; fiyakalı b filmler ile “Hollywood’un dahi çocuğu” ünvanını çok genç yaşta kazanmış olan, fakat Spy Kid gibi serilerle, genel izleyiciyi kucaklayabilecek nitelikte yine görece düşük bütçeli olma iddiasını koruyan filmlere de imza çakan Robert Rodriguez’in elinden çıkması!

     Benim bireysel heyecanımı pek çok izleyici paylaşmayacaktır ama bu zamana kadar hayata geçirdiği en pahalı film, 65 milyon dolarlık bütçesiyle Sin City 2: Uğruna Öldürülecek Hatun olan Rodriguez’in ellerine 200 milyon dolarlık bir blockbuster tutuşturmak riskli olduğu kadar heyecanlı bir şey! Bir izleyici olarak girdiğimiz yegane risk, 1 bilet parası + 2 saat ile sınırlı olduğu için de, her saniyesinin tadını çıkartmak lazım gelir. Fakat asıl soru işareti; Cameron gibi herkesi kucaklama hedefi olan bir deha ile Rodriguez gibisinden “kendi kulvarının adamı” bir yeteneğin işbirliğinden doğacak mahsulün yaşayıp yaşamayacağıydı. Sonuç bir bakıma olumlu ama kuralları koyan kişinin Cameron tarafından konulduğunu hissetmek çok da anormal değil. Benzer hissiyatlar için bkz. Luc Besson etiketi taşıyan diğer tüm blockbuster mahsulleri…

     Alita, garip bir biçimde, durmaksızın 80’li yıllara sırtını dayayarak, nostaljiyi hızlı bir sömürü aracına çeviren eğlence sinemasının rutinine kendince iğne batıran bir film diyebiliriz. Girift olmaktan alabildiğine uzak, vurdu kırdı katsayısına rağmen, grafik şiddet öğelerinden arındırılmış, “ailece izlenebilecek nitelikte bir intikam” hikayesi! Konsept açısından Kushiro’nun eserine büyük oranda sadık kalsa da; 90’lı yıllarda sinema salonlarını sık sık ziyaret etmiş olan bir jenerasyon için Judge Dredd’den, The Running Man’e; Hardware’den, daha yakın tarihli bir örnek olarak Elysium’una kadar oldukça geniş mezhepten bir potpori servis ediyor. Buna üzülerek potpori diyorum çünkü bu karmaşa hali aslında filmin tamamına sinmiş durumda ama bu tam anlamıyla olumsuz bir yorum mu ona da emin değilim.

     İnsanlığın cenneti, Zalem’den düşen cyborg meleğimiz Alita’nın, Iron City’nin maharetli Geppetto Usta’sı Dr. Ido tarafından bulunması ve hayata döndürülmesinin ardından; bir silah olarak tasarlanan bu sempatik androidin adım adım intikam yoluna doğru döşenen taşlarını izliyoruz filmde. Dört başı mamur bir örnek olmakla birlikte, tahmin edeceğiniz gibi, aşina olduğumuz kalıplara yenilik getirme gibi bir kaygısı da yok filmin. Alita: Savaş Meleği gibisinden multi dolgun bütçeli yapımların genel problemi ise ne yazık ki hikayeye dair hemen hemen her şeyi fragmanlarda izleyiciye servis etmeleri. Yani bütün kilit sahneleri, bütün teknik illüzyonları bilerek sinemaya gitmek ve karşılığında da aralıktaki boşlukları doldurmakla mükellef olmak, izleyicilerin filmlere olan kredilerini de ister istemez düşürüyor. Bu noktada, filmlerin sinema salonuna giden izleyicileri heyecanlandıracak pek fazla kartı da kalmamış oluyor. Sadece monitörden ve ya da televizyon ekranından deneyimlediğiniz bir teknik detay için IMAX salonlarına teşrif buyurmak dışında, filmlerin cazibesinin günden güne azaldığını söylemenin de önemli bir tespit değeri de yok elbette.

     Gel gelelim Alita, hikayenin tüm klişelerini bir kenara ittiğinizde yarına kalabilecek güçte bir karaktere ev sahipliği yapıyor. Rosa Salazar gibisinden yeni nesil, duru bir aktrisin hareket performansı ile hayat bulan Alita;  büyük ihtimalle War for the Planet of the Apes ile birlikte performans yakalama tekniğinin zirvelerini gören Sezar karakterine rakip olmaya en üst sıralardan aday diyebiliriz. Alita’nın bu eski ve kirli dünyaya, onun yozlaşmış kurallarına alışma süreci, yukarıda bahsi geçen türden klişeleri en başarılı biçimde kullanan öykülerden birine kapı açıyor.

     Panzerkunst adlı oldukça sert bir dövüş sanatları tekniğinin son icracısı olan, sevimli görünümüne tezat oluşturacak bir ölümcül güç ile donatılmış Alita; elbette Kushiro’nun radikal tercihlerinden kısmen arındırılarak, biraz “izleyici dostu” bir hale getirilmiş. Tabi ölümcül savaş meleğinin, tıpkı Ghost in the Shell’in Major’u gibi bir “kendini arama” yolculuğuna çıkacağını düşünenler, bir miktar yanılabilirler. Bütün curcunası ve yer yer alt metinlere sinen “politik doğruculuğa yaklaşan” söylemlerine rağmen; Alita: Savaş Meleği, Maze Runner, Divergent ya da Açlık Oyunları gibisinden, son dönemin “tepesinde gençlik rüzgarları esen distopya” stereotip zengini örneklerinin bir adım dışına çıkmakta bir miktar zorlanıyor. Melodramatik dürtmeler, bu tempoya sahip bir film için fazla sinir bozucu kaçabiliyor ister istemez!

     Neyse ki; son dönemde karşımıza çıkan steampunk / cyverpunk evlilikleri göz önünde bulundurulduğunda, Alita’nın güçlü bir atmosfere sahip olduğunu ve, bu tandanstaki beklentiyi karşıladığının da altını çizmek gerek. Junkie XL ekibinin, atmosfere kapak niyetinde müzikal mühendisliği de cabası. Hatta bütün bu stratejik ve ekonomik yüke rağmen Rodriguez’ın “ben buradayım” diyen hamlelerini de unutmamak gerek! Son tahlilde, karşımızdaki endüstriyel mahsul, içeriğinin hafifliğine rağmen; eğlence sinemasının kimyasından beklenen hemen hemen her şeyi, dozunu kaçırmaksızın yapısına eklemlemeyi başarmış bir seyirlik. Daha fazlasını bekleyen?

 

Daha Fazlasını Göster
  • En son Beyazperde eleştirileri

Yorumlar

Yorumları göster
Back to Top