Filmleri oyla!
Beyazperdem
    İnceleme: Gangs of London 1. Sezon
    Yazar: Fırat Ataç — 16 May 2020 - 19:24
    facebook Tweet

    Kan, gövde ve Londra

    Sky ve HBO Cinemax’ın olabildiğine ‘yakışıklı’ prodüksiyonu ile Sky Atlantic’te arz-ı endam eden Gangs of London, yaratıcılarının yarattığı beklentiden bağımsız okunamayacak bir proje. Endonezya’da çektiği Raid ve Raid: Berandal ile yerel dövüş sanatı Pencat Silat’ı kurşun balesiyle harmanlayan Gareth Evans’ın, bu filmlerle yarattığı etki tahmin edilenden fazla olmuştu. Kulaktan kulağa yayılarak ‘gelmiş geçmiş en iyi aksiyon filmleri’ arasına en tepelerden giriş yapan Raid serisi, seyirci ve eleştirmenler nezdinde büyük bir başarı hikayesi olmakla kalmayıp yeni nesil aksiyon sinemasını şekillendiren bir başucu kitabına dönüştü. 

    Hollywood aksiyon sinemasının durdurulamaz şekilde pespayeleşen yaş sınırlamalı, bol kesmeli, koreografisizliğe teslim olmuş çarklarına çomak sokup, bize John Wick ve Atomic Blonde gibi filmleri ‘dolaylı yoldan’ armağan eden de Gareth Evans’tı kuşkusuz. Gallerli yönetmenin değişmez partneri yazar/görüntü yönetmeni Matt Flannery’i de yanına katıp bir nevi ‘kendi ülkesine çıkarma yaptığı’ Gangs of London, ikilinin Uzakdoğu dövüş sanatları ve korku sineması alışkanlıklarını İngiliz suç dramalarına yedirmesinin resmi. 

    Peki aksiyonun ana arter olduğu bir anlayış, süresi 8.5 saati bulan uzun bir deneyimde ne denli işliyor? Öncelikle şunu belirtmek gerekiyor ki Gangs of London, ‘kendini ne kadar ciddiye alıyor olursa olsun’ tam manasıyla bir suçlu zevk. Derdi İngiliz gangster alt türünü mizahtan arındırıp büyük bütçeli bir deliliğe çevirmek. Bunu; öncülü olan suç epiklerinin azımsanmayacak miktardaki klişesini koltuğunun altına alıp, onları kopya ya da pastişe çevirmeden sunmanın peşinde. 

    Londra’yı boyundurluğu altında tutan Wallace Ailesi’nin ‘babalarını’ bir suikasta kurban vermesiyle açılıyor hikaye. Bu aynı zamanda Wallaceların himayesi altında bulunan diğer suç örgütlerinin arasında kurulan kırılgan sistemin kaosa sürüklenmesi anlamına geliyor. Oğul Sean’ın ‘işlerin yürümesine ket vuracağını umursamaksızın’ zincirlerinden boşanan intikam isteği, Kürtler, Pakistanlılar, Arnavutlar, Nijeryalılar ve Çingenelerin başı çektiği bir savaşın da tetikleyicisi oluyor. Wallaceların sallantısında herkes pastadaki payını büyütmenin peşinde…

    Gangs of London’ın kendine çizdiği yol; türün standartlarını yerine getirip, her bölümde bir-iki kere pik yaparak kendi standartını yaratmak. Her bölümde bağlı kaldığı 3 temel yaklaşımından birini ya da bir kaçını gün yüzüne çıkarması tam da bu yüzden. Dizi; kimi zaman akıl almaz bir aksiyon sekansı, kimi zaman bambaşka dünyalara kapı açan bir flashback, kimi zaman da gerilimi tırmandırıcı anahtar bir sürprizle merak unsurunu ayakta tutmayı başarıyor. Eldeki formülün sakin geçen bir bölümü kurtarabilmesi bazı seyircilerin hoşuna gitmeyebilir ancak bu da yüksek standarta karşı alışkanlıktan bağımsız değil. Gangs of London’ın zirve anlarına burun kıvırmak, Messi’nin her sezon 50+ gol atmasını normalleştirip ‘ya ne olacaktı?’ demeye benziyor. Üstelik hali hazırda bir Ronaldo da yok.

    Evans’ın şiddeti perdeye ve Gangs of London özelinde ekrana yansıtmaktaki kendine haslığı, tekrara kaçmadan göz kamaştırıyor. Rakipsiz olduğu dövüş koreografilerini ne denli özlediğimiz bir kez daha yüzümüze çarparken, Raid filmlerinde bir tık daha aşağıda seyreden silahlı çatışmalar konusunda da farkı bir seviyeye çıktığını haykırıyor Evans. Özellikle diziden bağımsız bir sinema filmi olarak da görülebilecek 5. bölümde vardığımız arş noktası, onu takip eden bölümler için bile bir handikap oluyor. 

    Dizinin tüm bölümlerini kendisi çekmeyen yönetmen, yine korku filmi geçmişleriyle ekibe eklemlenen Corin Hardy ve Xavier Gens’in daha geleneksel sinema anlayışlarını yerinde kullanarak, ‘kendisini en iyilerden biri olarak sayamayacağımız’ hikaye anlatımını ayakta tutuyor. Tüm bölümlerin aksiyon sekanslarında kamera arkasına yine kendisinin geçmesi projeye olan bağlılığını gösterirken; “siz hikayeye odaklanın, ben çığırdan çıkmaya odaklanayım” tercihinden olumsuz bir sonuç çıkmıyor. Bütünlükten taviz vermeyen yapı, kanın gövdeyi götürdüğü ilk beş bölümün yerini çözümleme ve açığa çıkma tandanslı son dört bölümün almasıyla biraz yalpalıyor, o kadar.

    Her biri farklı ama odakta güç olunca aynı motivasyonlara sahip sayısız karakterin kimi zaman yollarını kaybetmesini görmek hayal kırıklığı yaratıyor. Evans ve senaryo ekibi, bir ele verdiğini diğer elden sakınıyor. Daha ilgi çekici olduğuna inandığı karakterleri derinleştirirken, aslında daha ilgi çekici olabilecek başka karakterlere doyurucu başlangıç ya da sonlar yazılamıyor. Bu denli kalabalık bir rotasyonda normal karşılanabilecek sallantılarla iyi başa çıkılsa da dizinin bölüm zirvelerini finalde yapamadığı çok açık. İkinci yarıda neredeyse melodramatize edilen anlatı, görüntü yönetimi ve müzikal kusursuzlukla dengeleniyor, iyi haber bu.

    Gareth Evans’ın şiddeti neredeyse bir ifade biçimi olarak kullandığı Gangs of London, bittiğinde dahi dönüp dönüp izleyeceğiniz sayısız enfes anıyla sezonuna veda ederken ikinci sezonuna bolca açık kapı bırakıyor. Birleşik Krallık’ın en iyi yönetmenleri listesine resmi olarak katılan bir Galli gururla sunar…

    Fırat Ataç

    facebook Tweet
    Öneriler
    Yorumlar
    Yorumları göster
    Back to Top