Bir Çöküşün Anatomisi
Yazar: Onur Kırşavoğlu2000’li yılların en iyi yönetmenlerinden olan ve sinema tarihine birden fazla başyapıt kazandıran Chan-Wook Park’ın yeni filmi No Other Choice, festivallerden sonra genel gösterimle vizyonda. Ülkemizde Başka Yolu Yok adıyla gösterilen film, yönetmenin son yıllardaki biçimsel ustalığını daha yalın ama daha sert bir anlatı çizgisine taşıdığı, rahatsız edici derecede güncel bir kapitalizm alegorisi olarak karşımıza çıkıyor. Film, uluslararası festivallerde özellikle senaryosu ve yakın zamanda Squid Game’le fırtına yaratan Byung-Hun Lee’nin başrol performansıyla dikkat çekti. Oscar hariç hemen her ödül listesinden de adaylık kapmasını bildi. 22 Ocak tarihinde açıklanacak Oscar listesinde de 1-2 dalda adını görmeyi umuyorum. Ahlaki ikilemleri merkezine alan anlatımıyla fark yaratan film, orta yaşlı bir aile babasının ani bir işten çıkarılma sonrası sürüklendiği varoluşsal ve etik uçurumu konu ediniyor. Bireysel bir çöküş hikayesini toplumsal bir suç düzeniyle iç içe geçiriyor. Park, bu kez şiddeti yalnızca fiziksel değil, ekonomik ve psikolojik bir mekanizma olarak ele alıyor. Filmde Lee dışında Ye-Jin Son, Seung-Won Cha, Hye-Ran Yeom, Sung-Min Lee ve Hee-Son Park gibi önemli oyuncular yer alıyor.
CJ Entertainment
Filmin merkezinde yer alan Man-Soo, uzun yıllar boyunca “işini iyi yapan”, görünmez ama vazgeçilmez olduğuna inanan bir emekçi figürü. Ancak kapitalizmin soğuk mantığı bu inancı bir anda geçersiz kılıyor. Park, burada çok tanıdık bir hikayeyi seçiyor: İşten çıkarılan bir adam, ailesine karşı duyduğu sorumluluk ve topluma karşı duyduğu öfke arasında sıkışıyor. Fakat No Other Choice, bu hikayeyi bir mağduriyet anlatısına dönüştürmeyi reddediyor. Film, seyirciyi başkarakterle empati kurmaya davet ederken, aynı anda onu ahlaki açıdan köşeye sıkıştırıyor. İşsiz kalmak bir travma, evet ama bu travmanın ürettiği seçimler masum mu?
Park’ın sinemasında sıkça gördüğümüz kader, suç ve irade temaları burada ekonomik zorunluluklar üzerinden yeniden şekilleniyor. “Başka yolu yok” mottosu, film boyunca hem karakterin kendine söylediği bir savunma hem de seyirciye yöneltilmiş rahatsız edici bir soru olarak dolaşıyor. Kapitalizm, filmde görünmez bir antagonist gibi işliyor: Ne yüzü var ne sesi ama herkes onun emirlerine itaat ediyor. İşten çıkarma, yalnızca bir başlangıç; asıl şiddet, sistemin bireyi adım adım ahlaki bir çöküşe zorlamasında yatıyor. Bu noktada filmden tam olarak beklediğini bulamayanlar bir miktar rahatsız olabilir. Bu sistem eleştirisi ve Park’ın tercihleri daha da sert olabilirdi hissi veriyor ama kendisinden bir Oldboy beklemek de haksızlık olur. Bir de Park, bazı anlarda kendi sinemasına öykünen yeni bir yönetmen gibi davranıyor, bu da biraz puan düşürücü oluyor ama stilize anlar ve sahneler bu durumu öyle güzel kapatıyor ki ortaya yine sağlam bir anlatı çıkıyor. Yüksek müzik eşliğinde yaşanan kargaşa ve şiddet sahnesi, bir yerden sonra komediye de dönüyor ve kara komedi nedir dersi sunuyor. İki karakterin gittikçe artan alkol oranı ve sahnedeki (yine mizah soslu) gerilim perdeye çivi gibi çakılmamızı sağlıyor.
Oyunculuk performansları filmin en güçlü ayaklarından biri. Byung-Hun Lee, karakterin içsel çözülüşünü büyük dramatik patlamalara ihtiyaç duymadan, bakışlar ve bedensel donukluk üzerinden inşa ediyor. Kendisinin performansı bu yıl izlediğim en iyi performanslardan biri. Yardımcı rollerdeki bütün oyuncular da dram, şiddet ve komedi dengesi için elinden geleni yapıyorlar ve toplu performans anlamında harika bir iş ortaya koyuyorlar. Özellikle aile sahnelerinde, sessizliğin neredeyse diyalogların önüne geçtiği anlar var. Park, ebeveynlik temasını burada romantize etmiyor. Baba figürü, çocuklarını korumak adına her şeyi yapabilecek bir kahraman değil; aksine, “iyi bir baba” olma fikrini gerekçe göstererek giderek daha karanlık kararlar alan bir anti-kahraman. Film, ebeveynliği kutsal bir alan olmaktan çıkarıp etik bir sorgulama nesnesine dönüştürüyor. Senaryo, Park’ın önceki filmlerindeki barok karmaşıklıktan bilinçli olarak uzak duruyor. Yapı daha düz, olay örgüsü daha kontrollü; ancak bu sadelik filmin etkisini azaltmak yerine yoğunlaştırıyor. Her sahne, bir öncekinin ahlaki yükünü biraz daha artırıyor.
Görsel olarak No Other Choice tam bir başyapıt. Bu anlamda bir kusur bulmak imkansıza yakın. Park, alışık olduğumuz stilize estetiğini daha soğuk ve mesafeli bir çerçevede yeniden kuruyor. Gri tonlar, dar iç mekanlar ve simetrik kadrajlar, karakterin sıkışmışlığını sürekli hatırlatıyor. Kamera çoğu zaman geri çekiliyor; sanki karakterin eylemlerine tanıklık etmek istemeyen ama gözünü de kaçırmayan bir vicdan gibi davranıyor. Filmin belki de en çarpıcı yönü, seyirciyi rahatlatacak bir çıkış kapısı sunmaması. İşsizliğin psikolojik yükü ve rekabetin acımasızlığından başlayan hikaye ebeveyn olmak, kapitalizm ve hatta yapay zekayla emeğin yok edilmesine kadar varan duraklara uğruyor. “Başka Yolu Yok” mottosu, pasif kabullenişin aklanmasına ve şiddet serisine evriliyor. Chan-Wook Park, ne sistemi tamamen suçluyor ne de bireyi aklıyor. No Other Choice, modern kapitalist dünyada “ahlaklı kalmanın” ne kadar mümkün olduğu sorusunu açıkta bırakıyor. Film bittiğinde geriye kalan duygu, bir katarsis değil; ağır bir farkındalık. Çünkü Park’ın asıl söylediği şey şu: Seçim yaptığımızı sanıyoruz ama çoğu zaman yalnızca seçenekler arasında en az yıkıcı olanı seçiyoruz. Ve bazen o bile, başkasının hayatına mal oluyor.