Aşktan Geriye Kalan
BEYAZPERDE ELEŞTİRİSİ
3,5
İyi
Aşktan Geriye Kalan

Doğaya teslim bir ayrılık hikayesi!

Yazar: Banu Bozdemir

İzlandalı yönetmen Hlynur Palmason son iki filminde kasvetli hikayelerle karşımıza çıktı. Godland zorlu bir misyonerlik yolculuğuna çıkan rahibin inancını sorgulayacak denli, A White, White Day ise kederli bir öfkenin sorgulayıcısı olacak kadar zorluydu diyebiliriz. Bu nedenle boşanmayla sınanan bir aileyi ele alan The Love That Remains / Aşktan Geriye Kalan’a da aynı duygularla başlamak olası. Ama bu kez Palmason direksiyonu farklı bir yöne kırıyor, sevimli bir anlatı içerisinde gülümseten ve sık sık gerçeküstü öğelere yer veren, kasıcı yanlarına rağmen ilham veren bir filmle karşımıza çıkıyor. Sanatçı Anna (Saga Gardarsdottir) ve denizci kocası Magnus’un (Sverrir Gudnason) evlilik draması olarak karşımıza çıkan filmde, kadının ayrılığa hazır duygusuna rağmen, erkeğin inatla evliliğin sona erme ve çocuklarının hayatındaki varlığının giderek azalmasını kabul edememe hikayesi var. Anna ve Magnus hala iyi geçinen bir çift, evin içinde dolaşan somurtuk neşe çoğu zaman filme çatışmalı bir hal katıyor.

Filmin aynı zamanda görüntü yönetmenliğini de üstlenen Palmason, geniş ve abartısız kompozisyon algısıyla sınırsız bir hayal gücüne ulaşıyor, İzlanda kırsalının değişken ruh hallerine saplanıp filmi ütopik ve gerçek sahnelerin toplamı olarak sunarken, aynı zamanda karakterlerini de duygusal açıdan solmaya mahkum bir çiçek olarak yorumluyor. Filmin bir diğer ilginç yanı da hikaye kurmaktan çok mevsimlerin değişimiyle anlatısal olarak değişen bir yapıda karşımıza çıkması. Filmin Cannes’da yarışma dışı gösterilmesi şanssızlık olsa da, Pálmason yaratıcı çizgisini giderek arttıran özgün bir yönetmen olarak göz önünde yer almaya devam ediyor.

Filmin çarpıcı şekilde kurgulanmış bir açılış sahnesi var. Boş bir depo binasının çatısının vinçle kaldırılıp, havada süzülmesinin ardından kadrajın dışına çıkışıyla, değişik bir öfke duygusuyla başlıyor. Stüdyosunu müteahhitlere kaptıran görsel sanatçı Anna’nın öfkesine işaret etse de aynı zamanda onun üzerini kaplayan örtünün kalkması olarak da yorumlanabilir, öyle bir metaforik anlamı olduğunu zaten sonraki sahnelerde görüyoruz. Anna rahatladıktan sonra dış mekanları yeni çalışma alanı olarak kullanıyor, tuvallerini açık alanda bırakarak, doğanın çarpıcı ellerine bırakıyor, onları büyük demir, tahta ve taşlarla baskılayıp, kış boyunca yağmur, yaşla kir, pas içinde kalmalarını sağlıyor ve karın beyaz örtüsüyle onları renklendiriyor. Bu onun geçiş yaptığı yeni bir başlangıcı işaret ederken aynı zamanda basit yaşam formlarına dönüşün müjdecisi, fazlalıklardan kurtulmanın bir yolu olarak da algılanabilir.

Magnus’un durumu da bu fazlalıktan kurtulma hali içinde anılabilir. Balıkçı teknesinde çalıştığı için karadan haftalarca uzak kalan, Anna’nın üç çocuğun bakımını üstlendiği ve Magnus’un bu sorumlulukların çoğu zaman dışında kaldığı düşünülürse giderek kendi evinde misafir statüsüne dönüşen durumu da sorgulanabilir. Yönetmenin çocukları tarafından canlandırılan ailenin çocukları, ergenlik çağındaki İda ve ikizler Grímur ve Þorgils’ten oluşuyor. Margus’un bir diğer dramı da ikizleri karıştırmamak için ekstra çaba harcaması. Film bir yandan Magnus’u kurban yerine koyuyormuş gibi görünse de aslında erkek üstünlüğü denilen durumu da sorguluyor. Anna daha soyut olabilir ama Magnus’un sürekli talepkar olup, kendisini ön plana koyması, mağduru oynaması Anna nezdinde geri çekilinmesi gereken bir durum yaratıyor, Magnus’un sorunu kendisine biçtiği rol, bu da aile içinde itici bir güç yaratıyor. Buna rağmen yine de aile olarak birlikte geçirdikleri zaman sıcak ve samimi; çiftin ayrılığı ise, devam eden bir süreç ve arada yaşanan cinsel ilişkiler gündemde. Film Anna ve Magnus üzerinde gereğinden fazla duruyor, bazen çocukları es geçiyor. Çocuklar kendi aralarında eğleniyor, Ida gelecek planlarından kardeşlerine bahsediyor, kardeşlerin birbirine sahip çıktıkları anlara rastlıyoruz. Anne ve babanın birbirine yapmadığı şey çocukların arasında filizleniveriyor ve bu da filmin detay noktalarından biri!

Harry Hunt’ın caz ağırlıklı piyano esintili müziği ailenin yaptığı genel işlerin üzerine doğal bir örtü gibi yerleşiyor ve anları birbirine bağlamada soft bir görev üstleniyor bu da gerçeküstü anların, fantastik unsurların filmin dokusuna etki edişlerini temsil ediyor. Böylece parçalanmış bir ailenin sıradan anları büyülü bir gerçeklikle sunulmuş oluyor.

Film zaman zaman ilişki dinamiklerine karşı kafa karıştırıcı bir algıyla yaklaşsa da, fantazya ve gerçeklik arasındaki sınır çoğu kez aşılmış olsa da, doğanın içindeki dokunuşlarla çocuklara çözümler sunuyor ve gerçek, fantastik anlara aynı anda dokunarak asıl zeminini o zaman yaratmış oluyor.

Daha Fazlasını Göster