Çıkışsız Hissetmenin ve Anlam Arayışının Ezeli Politikası
Yazar: Onur ÇakmakIt Ends, popüler “liminal mekan” anlatısına sahip, biraz insanın anlam arayışına biraz da modern zaman eleştirisine eğilen, gizemli ve monoton atmosferiyle kendisine felsefi bir arka plan inşa etmeye çalışan ama bunu ne kadar becerdiği tartışmalı bir ilk film. Ancak bu ifade olumsuz tınlasa da filmin izleğinden varılacak yerlerin son derece öznel olması nedeniyle ucu açık.
Netflix
Üniversiteden yeni mezun dört arkadaş, gece bir şeyler yemek için çıktıkları yolculukta kendilerini iki yanı ormanla çevrili, sonu gelmeyen bir yolda buluyor. Ne kadar ilerlerlerse ilerlesinler bir çıkışa ulaşamayan grup, otomobili durdurduklarında ormandan gelen insanların saldırısına uğrama tehlikesiyle karşı karşıya kalıyor. Günler, aylar, hatta yıllar boyunca süren bu yolculukta zamanın olağan akışı bozulurken karakterler de içinde bulundukları durumu anlamlandırmaya çalışıyor. Film bu noktadan sonra bir kaçış hikayesinden çok, kaçışın mümkün olmadığı bir durumda yaşamaya devam etmenin ne anlama geldiğini sorgulayan bir filme dönüşüyor.
Alexander Ullom genç bir yönetmen ve akranı meslektaşları gibi bu hibrit türün ilham kaynağı Backrooms'tan etkilendiğini söylüyor. Derinlere dalmadan önce Sezar’ın hakkı Sezar’a. It Ends'in korku filmi olarak sunulmasına rağmen bu etiketiyle bile isteye ilgilenmemesi ve kendisine yeni bir yer açması, bir taraftan seyirlik yol filmi gibi de olması, merkezine Z kuşağını alıp izleyicisine de onların dilinden gerçekçi biçimde seslenmesi ve tüm bunları oldukça düşük bir bütçeyle başarması oldukça etkileyici.
Benim için filmin en negatif tarafı Z kuşağı bakış açısı ve yaşamdaki anlam arayışı gibi konularda özellikle aradığım politik zeminin eksikliği. Altını çizmekte fayda var; tabii ki bu bir tercih. Bunu anlamların tamamen yitip gittiği bugünün dijital dünyasından bir izleyici olarak da söylüyorum. Çünkü Ullom'un da karakterlerine söylettiği, sinematografisiyle aktarmaya çalıştığı gibi önemli bir derdi var ve bunu salt varoluşçu veya Kafkaesk bir yerden görüp hikayeleştirmek bana yeterli gelmiyor. Filmde karakterlerin birbirinden ayrıldığı özelliklerini görüp, aslında sıkıntılarının ortak olduğunu anlayabiliyoruz ancak anlatıdaki "lineer akışta" yapılan ve yapılmayan tercihlerin öngörülemezliği kullanılıp bir çerçeve çizilirken bu çerçevenin bir yerlerinde sanki Prometheus'a da ihtiyaç var! Tyler (Mitchell Cole) bir derinlik verecek gibi oluyor ama James (Phinehas Yoon) 4 ana karakter arasında bu duyguya en çok yaklaşan kişi ve finale kadar bir nevi Nietzsche'nin "bengi dönüş" kavramını içselleştirmeye doğru gittiğini izliyoruz.
Oyunculukların tamamı başarılı, aralarındaki diyaloglar oturaklı, Day (Akira Jackson) ve Fisher (Noah Toth) da ekibin geri kalanıyla performans anlamında uyum içinde. Hepsi Z kuşağından ve Akira Jackson'un söylemine göre 4 yıla yayılan çekimlerde iyi kaynaştıklarını biliyoruz. Uzun süreçte filmdeki bazı doğaçlama replikler de ortaya çıkmış. Karakterler arasındaki bu doğal ilişkinin, filmin bir noktadan sonra anlatısal anlamda tıkanmaya başladığı yerlerde bile seyirciyi içeride tutan unsurlardan biri olduğunu düşünüyorum.
Dört arkadaşın otomobilde geçirdikleri zamanı şakalarla, tartışmalarla ve gündelik hayatın sıradan meseleleriyle doldurmaları, yaşadıkları olağanüstü durumu bir süreliğine arka plana itiyor. Bir insanın kaçıncı sırada araba kullanacağı, zamanın nasıl geçirileceği veya bir anda akla gelen anlamsız bir sorunun cevabı üzerine yapılan konuşmalar, içinde bulundukları durumun büyüklüğüyle tezat oluşturuyor. Ancak bu tezat, filmin Z kuşağını ele alışındaki en ilginç taraflardan birini de açığa çıkarıyor. Dünyanın sonu gelmiş gibi görünen bir durumda bile konuşacak bir şeyler bulabilmek, belki de hayata tutunmanın en basit biçimi. Öte yandan bu diyalogların doğallığı, karakterlerin yaşadıkları çıkmazın nedenlerine ilişkin daha derin bir sorgulamanın yerini tutmuyor.
Nitekim filmin atmosferiyle düşünsel iddiası arasındaki mesafe, özellikle tekrarların belirginleştiği bölümlerde daha görünür hale geliyor. Sonu gelmeyen yol, ilk bakışta oldukça güçlü bir metafor. Bir yere ulaşmak için sürekli hareket etmenin zorunlu olduğu, ancak bu hareketin herhangi bir sonuç üretmediği bir dünyada, ilerlemenin kendisi anlamını yitiriyor. İnsan, ne kadar yabancı olursa olsun içinde bulunduğu koşullara uyum sağlamaya çalışıyor. Fakat bir süre sonra bu uyumun kendisi de yeni bir hapishaneye dönüşüyor. Film, bu döngüyü görsel ve işitsel olarak hissettirmeyi başarıyor olsa da aynı hissi dramatik açıdan sürekli yeniden üretmekle yetindiği anlarda anlatısının önüne geçemiyor.
It Ends, geleneksel korku sinemasından ziyade psikolojik ve sürrealist bir dramaya yakın duruyor. Filmin jump-scare’den azade yapısında esas korkutucu taraf, karakterlerin karşısına çıkan belirli bir tehdidin kendisinden çok, içinde bulundukları durumun sonunun gelmeyeceği ihtimali. Burada korku, ölümden ziyade yaşamaya devam etmenin zorunluluğu üzerine kuruluyor. Yolun dışındaki ormanda bekleyen insanların oluşturduğu tehlike, karakterleri hareket halinde tutan bir unsur olsa da asıl mesele bu hareketin nereye varacağı. Ancak korku öğelerini geri plana çekmek, tek başına daha derin bir anlatı kurmak anlamına gelmiyor. Filmin bu tercihi kimi anlarda atmosferini güçlendirirken kimi anlarda da dramatik gerilimin zayıflamasına yol açıyor.
Karakterler zamanla içinde bulundukları duruma alışıyor, kendilerine uğraşlar yaratıyor ve gündelik hayatın bazı alışkanlıklarını sürdürüyorlar. Ancak alışmakla kabullenmek, kabullenmekle de anlam bulmak arasında önemli bir fark var. James'in hikayesi bu açıdan özellikle önemli. Diğer karakterlere kıyasla daha akılcı, kontrolcü ve duygularını bastırmaya yatkın olması, onu yaşadığı durumu açıklayabilecek bir neden aramaya yöneltiyor. Fakat açıklama arayışı bir noktadan sonra kendi başına bir amaç haline geliyor. Nietzsche'nin bengi dönüş kavramıyla ilişkilendirilebilecek bu süreçte temel soru, aynı hayatı sonsuza dek yeniden yaşamak zorunda kalsaydık buna nasıl karşılık vereceğimiz. Nietzsche'nin düşüncesinde bu ihtimal, insanın yaşamını bütün acıları ve sevinçleriyle yeniden isteyip istemeyeceğini sınayan bir düşünce deneyi. Elbette sadece bu değil. James karakterinin geldiği noktanın düşünsel ağırlığı, filmin kurduğu dünyanın sunduğu imkanlarla tam olarak örtüşmüyor.
Prometheus göndermesi bu noktada daha fazla anlam kazanabilirdi. Mitolojik anlatıda sonsuz cezaya mahkum edilen Prometheus, her gün yeniden maruz kaldığı işkencenin içinde bir çıkış olanağından yoksundur. Bu açıdan hiç bitmeyen yolun, karakterlerin iradeleri dışında sürdürmek zorunda kaldıkları varoluşla örtüştüğü söylenebilir. Fakat Prometheus'un cezasında bir suç, otorite ve cezalandırma ilişkisi varken filmde karakterlerin neden böyle bir duruma düştükleri belirsizliğini koruyor. Bu belirsizlik, filmin gizemini besleyen bir tercih olarak görülebilir; ancak -geniş bir okumayla- aynı zamanda yaşadıkları çıkmazın politik ve toplumsal bir karşılık kazanmasını da zorlaştırıyor. Özetle girişte bahsettiğim politik zemin arzusu, karakterlerin kendilerini içinde buldukları dünyayı sorgulamalarına rağmen bu dünyanın nasıl işlediğine dair bir çerçevenin oluşmamasına yönelikti.
Görüntü yönetimi ve ses tasarımı, filmin bu sınırlı dünyayı genişletme çabasının önemli parçaları. Evan Draper ve Jazleana Jones'un görüntü yönetiminde fena iş çıkarmamışlar. Filmin geniş kadrajları, normalde özgürlük ve hareket alanı hissi yaratabilecek bir görsel tercihi, çevredeki boşluğun ve belirsizliğin altını çizmek için kullanıyor. Ses tasarımı ve Matthew Robert Cooper'ın müziği de bu monotonluğu destekliyor.
Son tahlilde It Ends, bir kuşağın dünyayla kurduğu ilişkiyi, belirsizlik karşısındaki çaresizliğini ve yaşamın anlamına yönelik arayışını görünür kılmaya çalışan bir film. Fakat bu arayışın nedenlerini bireysel ruh hallerinin ötesine taşımak istemediği için, kendi meselesini daha kapsamlı bir toplumsal eleştiriye dönüştürmemiş oluyor. Sonu gelmeyen bir yolun içinde yaşamak zorunda kalan karakterler, yaşamın kendisini tuhaf bir mücadele alanı olarak görmemizi sağlıyor; ancak bu mücadelenin hangi koşullarda ortaya çıktığı ve değişimin nasıl mümkün olabileceği soruları cevapsız kalıyor. Yine girişte söylediğim gibi filmin açık uçluluğu, günün sonunda herkesin kendi deneyimlerinden hareketle farklı anlamlar çıkarmasına yol açacaktır.