İçimizdeki erken kış!
Yazar: Banu BozdemirÖzcan Alper’in bizi yine sınırlara, soğuğa ve yalnızlığa götürdüğü "Erken Kış" filmin başrollerinde Timuçin Esen ve Leyla Tanlar yer alıyor. Yolda geçen film önüne koyduğu engellerle Ferhat ve Lia arasında yaratmaya ve yaşatmaya çalıştığı ilişkinin moduna geçmemek için hem direniyor hem de yolculuğu o şekilde aksettirdiği için kendi dolambaçlı yolunu seyirci için zor bir yol haline getiriyor.
.
Filmi izleyenlerin yer yer Alper’in ilk filmi "Sonbahar"a benzetecekleri film evrensel bir tema barındırıyor, yakın tarihli Rusya-Ukrayna savaşı sırasında Türkiye’ye gelen Ukrayna kökenli sanatçı Lia’nın taşıyıcı annelik konusundaki direnişini anlatıyor. Ferhat ve Handan isimli çiftle taşıyıcı annelik konusunda anlaşan, çocuğu doğuran, aileye teslim eden Lia bir yandan Avrupa hayalleri kurarken bir yandan da bebeğinden ayrılmak istemiyor. Filmin açılış sahnesinde bakıcının bebeği uyutabilmek için telefonda annesinin sesini dinlettiği anla beraber biz de taşıyıcı anne kavramına girmiş oluyoruz. Muhtemelen Ferhat Lia’yı bir aksilik çıkmasın, yolda kaçmasın diye kendi elleriyle sınıra teslim etmek için uzun bir yolculuğa çıkıyor. Yolda Lia’nın bebeğinden ayrı kalmanın acısını yaşadığı kadar Ferhat’tan ayrı kalacak olmasının da acısıyla sınandığına tanığız. Kocasını arada telefonda arayan, onu Lia konusunda uyaran Handan’ın ise kocası tarafından aslında önemsenmediğine iknayız. Yani Handan telefonun ucundaki ses olarak filmin sonuna kadar öyle kalıyor, yönetmen onun yüzünü bize göstermiyor, meselenin orada değil bu tarafta olduğuna ikna etmeye çalışıyor bizi belli ki… Odak şaşsın istemiyor. Film yolun kalanını ilerlemekte zorlanan ve sürekli geçmişi sorgulayan karakterlerin merkezinde ilerletmeye çalışıyor ama gerek Ferhat gerekse Lia ile bağ ve empati kurmak da zorlanıyoruz. Gerçi Leyla Tanlar, Altın Portakal Jürisi tarafından En İyi Kadın Oyuncu ödülü kazandı ama seyirciyi acı çeken bir anne konusunda ikna ettiğine çok emin değilim. Taşıyıcı annelik politik olarak irdelenmesi gereken, kadınları buna iten sosyal ve maddi sebeplerin sorgulanması gereken bir alan, Özcan da böyle sosyal bir bilinçle yola çıkmış belli ki… Ama doğanın sonsuzluğu karşısında o denli sıkışıyor, bu konuyu o denli romantize ediyor ki, asıl odağı görmekte zorlanıyoruz.
Filmin atmosferi filmin adına uygun şekilde seyrediyor. Her ne kadar uğranılan her mekan filmi uzatmak için seçilmiş bir durak görevi üstlense de, bir yandan da iki kişinin debelendiği yalnızlığı tasvir etmek için uygun ortamlar. Duygusal yakınlıklarının kimi zaman uzun planlarla kimi zamanda mekânsal sessizliklerle anlatıldığı film kışa doğru uzayan bir karanlığın içine doğru yol alıyor gittikçe. Doğa bu anlamda bir fon görevi üstlenirken aynı zamanda karakterlerin ruh halleri içinde bir yansıtma görevi üstleniyor. Ama yine de bana göre en güzel anlar, Ferhat’ın anne evinde, annesinin pencerede hayalini gördüğü anlar. Bu ev muhtemelen "Sonbahar"ın çekildiği ya da ona benzeyen bir ev. Geçmişe, "Sonbahar" filminin ruhuna, Kazım Koyuncu’ya selam ve özlem sunan film, erkeği duygusal açıdan daha belirsiz, kadını duyguları konusunda daha ısrarcı ve cesur kılsa da, istenilen etkiyi sunmakta yetersiz kalıyor.
Burada bir parantez açmak gerekirse kadının duygusal yıkımı daha fazla ama erkeğin Handan ve Lia arasında sıkışan yapısı daha fazla dönüp duruyor fonda. Başta da dediğimiz gibi Handan sanki Ferhat’ı Lia’ya itmek konusunda itici bir yardımcı unsur rolünden öteye gitmiyor, buna rağmen Ferhat’ın duygularını dizginlemesi takdire şayan bir dönüş gibi sunuluyor. Film sonunda taşıyıcı ajansında sonlanıyor ve benzer olayların yaşanma ihtimalinin bitmediğini ve bu olayın dünyanın her yerinde geçerli olduğunu belirtme ihtiyacı duyuyor. Özcan Alper’i "Sonbahar" filmine sıkıştırıp ondan aynı tarz filmler beklemek büyük yanılgı ve yanlışlık olur ama beklentimizin büyük olduğu, aykırı ve ayrıksı işlere görmek istediğimiz bir yönetmen olduğunu vurgulamak da yanlış olmaz. "Karanlık Gece" ile bu topraklara çöken karanlık ve karamsarlığı anlatan Alper, bu filmle yine yönetmenlik ve anlatı maharetlerini ortaya koyuyor ama hikayenin zayıf kaldığını düşünüyorum. Yine de Antalya Altın Portakal’da en iyi yönetmen ödülü beklerdim…
Banu BOZDEMİR