(...) Güney Koreli yönetmen Bong Joon-ho'nun 1982 tarihli Le Transperceneige adlı çizgi romandan uyarladığı Snowpiercer, küresel ısınmayı önlemek adına atmosfere fırlatılan bir yapay soğutucunun dünyayı buzlar altında bıraktığı karamsar bir gelecekte geçiyor. Felaketten kurtulmayı başaran bir grup insan da hiyerarşik yapılanmayla sınıflara ayrılmış şekilde bir trende yaşıyor. En alt sınıfta yer alan fakirler trenin kuyruğunda yokluk içinde yaşarken zenginler için hayatın güzel olduğu bu yeni dünya bir bakıma günümüzün gittikçe kötüleşen dünyasının incelikli bir yansıması gibi. İçerisinde ağır politik mesajlar ile sert toplumsal eleştiriler barındıran ve teknik açıdan da kendine hayran bıraktıran Snowpiercer, şüphesiz son yılların en kıymetli post-apokaliptik eserlerinden biri.
yönetmen bir çok gerçeğe değinmiş, hepsini harmanlayıp muhteşem bir şekilde izleyicilerin önüne sermiş., dünyanın insanlar tarafından oluşturulmuş gaddarca sistemi, ve dünyaya verdiğimiz zararın boyutu ve daha birçok şey. ders niteliğinde bir bilim kurgu. etkilendiğim bir yer de okul vagonundaki öğretmenin sistemin dayattığı ideolojiyi ve düşünceleri çocuklara nasıl benimsettiğiydi, bir an orda kendi çocukluğumu gördüm. aklı başında insanın bir çok ders çıkaracağı aynı zamanda seyretmekten zevk alacağı bir başyapıt.şiddetle tavsiye ediyorum. o tren bizim dünyamızdı daha fazlası değil.
Küresel ısınmadan korunmak için geliştirilen teknolojiler dünyayı bir buzul çağına ittikten 17 sene sonra geçen Snowpiercer, kuyruk bölümünde köle diyebileceğimiz kesimin, baş bölümünde ise yüksek sınıf insanların var olduğu bir trenin üç kıt’ada yaptığı yolculuğu kendi küçük evreni olarak kabul ediyor. Bir nevi yedi kıt’ada sekiz milyar insanın temsili haline gelen bu tren, zamanında tüm parasını lokomotif sanayisine yatırmış bir adamın kontrolünde hiç durmaksızın ilerliyor. Klasik Rus İngiliz edebiyatından (özellikle Charles Dickens’ın öykülerinden) tanıdık tasvirlerde olduğu gibi bir kuyruk bölümü betimlemesiyle başlıyor film. Ağızlarına sürdükleri tek şey protein çubuğu dedikleri zift karası bir jöle olan fakirler, bu bölmede yaşıyor yaşamasına ama hiçbiri niçin hala hayatta olduklarını bilmiyor. Yönetmen seyircisine bu soruyu sordurmak için de çok beklemiyor ve filmin üst üste binecek sistem taşlamalarından ilki -haliyle- bu noktada patlak veriyor. Eğer fakirler sefalet içinde yaşamaya mahkumsa, günümüzde olduğu gibi köle misali çalıştırılmayacaksa niçin bir facianın ardından hala özenle hayatta tutuluyorlar?
Snowpiercer, kıyamet sonrası bir trenin içinde geçen hikâyesini sadece bir hayatta kalma mücadelesi olarak anlatmıyor; aslında çok ama çok büyük bir sınıf ayrımını, dengesiz gücü, ileri dereceye varmış sömürüyü ve sert kapitalist sistemin acımasızlığını gerçekçi ve sade bir dille yüzümüze vuruyor. Arka vagondan ön vagona doğru ilerleyen yolculuk, fiziksel bir isyandan çok ahlaki bir hesaplaşmaya dönüşüyor. Filmin taşıdığı asıl mesaj da şu; kusurlu, sömürüye dayalı bir sistemi sürdürmektense, belirsiz ama özgür bir başlangıç daha değerlidir. Bu da filmin yer yer sert, yer yer absürt ama her anında rahatsız edici derecede dürüst kılıyor. Finali ise net cevaplar vermek yerine izleyiciyi huzursuz bir soruyla baş başa bırakıyor: Güvenli bir düzen mi, yoksa belirsiz bir özgürlük mü?
Spoiler vermeden nasıl daha iyi bir şekilde anlatırdım inanın bilmiyorum ama film cidden çok iyi çekilmiş. Gerek oyunculuk, kurgu ve senaryo olsun gerekse filmin o derin atmosferi olsun, muhteşem derecede işlenmiş. Yakında dizisini de izlerim sanırım ama diyeceğim şey şu, bu filmi izleyin izlettirin... (9/10)
Beyazperde.com'da gezintiye devam etmek istiyorsanız çerezleri kabul etmelisiniz. Sitemiz hizmet kalitesini artırmak için çerezleri kullanmaktadır.
Gizlilik sözleşmesini oku.