Öncelikle altını çizerek belirteyim: Levent Kırca, çocukluğumdan beri sadece televizyonda değil sahnede de beğenerek seyrettiğim, çok değerli bir sanatçıdır; yıllar boyu süre gelen emeğine saygım sonsuzdur; o nedenle; eleştirilerim, kendisini veya oyunculuğunu değil; bu filmin senaryosundan, dramaturgisinden ve sinematografisinden bütünüyle sorumlu olan, filmi sonuçlandıran yönetmeni ilgilendirmektedir.Filmi galada seyrettim ve çok öfkelendim; o kadar ki; bir süre, ne yorum yapabildim ne de söyleyecek bir söz bulabildim. Şimdi, buraya yazılan bazı yorumları gördükçe daha da çok öfkeleniyorum. Yapmayın, etmeyin arkadaşlar! 2010 yılında; sizlere, böylesine bayağı klişelerle, böylesine hatalarla dolu bir senaryoyu, yaratıcılıktan zerre nasibini alamamış demode bir vizyonla, sinema filmi(!) diye sunarak; sizleri, seyircileri ne kadar küçümsediklerini; çoktan küflenmiş ucuz melodram hesaplarıyla, sizleri nasıl avlamaya çalıştıklarını göremiyor musunuz?... Ben gördüm ve gözlerime inanamadım!... Yaratıcı(!) ekip; seyirciyi şöyle vuralım, böyle ağlatalım, şöyle ters köşe yapalım derken kantarın topuzunu fena halde kaçırmış! Ön yaratım sürecinde: ?ne de olsa sıkı bir ?Babam ve Oğlum? müşterisi var; bunlar bayılır ağlamaya; biz de gişeyi kurtarırız? diye düşündüler herhalde.Sinemada ağlamak, bir hikâye anlatarak seyirciyi ağlatmak suç mudur? Bence değil; sonuçta sanatçı, eserini sunduğu kişilerde bir duygu uyandırmayı hedefler öncelikle. Ben de yerli veya yabancı pek çok filmi seyrederken sinemada ağladım. Fakat burada yapılan sahtekârlığa gülemedim bile! Adeta bir sezonluk televizyon dizisi malzemesi, büyük ve yanlış zaman atlamalarıyla kırpıla kırpıla; bölük pörçük, kopuk, acayip bir öykü anlatımı ortaya çıkarılmış. Gösterilen her durumun altı bomboş! Anlatımda öyle büyük dramatik durumlar üstünden atlanıyor ki; filmi seyrederken kim, kimdi; ne olmuştu, şimdi ne oldu; bu adam da nereden çıktı diye sorgulamaktan yolunuzu kaybediyorsunuz. Anlatımdaki, yanlış oyun yüzünden oluşan anlam kaymalarına ne demeli? Filmin, Ruhi Bey'in ailesini tanıtan sahnelerinde ağabey ile kız kardeşi karı koca sanmamıza ramak kalmıştı! Zaten, Levent Kırca haricindeki oyuncuların karakter yorumlarındaki sorunlar ayrı bir makale konusu... Teatral oyunculuğun sinemaya hiç yakışmadığı bir kez daha gözler önüne serilmiş. Her duyguyu, her istemi, her çatışmayı söz ile anlatmak yerine, diyaloglar mümkün olduğunca azaltılsaymış belki oyuncular da kendi oyunculuklarındaki klişelerden kurtulabilirmiş... Tuhaf sahneleme hataları da mevcut: İlk yarıdaki sahnelerin birinde, ağabeyi; yüzü, gözü, gömleği kan içindeyken kalabalık bir tren istasyonu peronunda görüyoruz; ama sadece biz görüyoruz, adamın etrafında bulunan figürasyondan bir Allahın kulu görüp de bakmıyor bile! ?Racon kesen delikanlı? tiplemeleri de son derece klişe: Gömlek yakalarını iki düğme aç, kolları dirseklerden kır, bel hizasında iki elinle tespih tut, olsun sana ?racon delikanlı?; bu mudur? Bu genç arkadaşların başka vücut dilleri yok mudur? Ruhi Bey'in emekli olduktan sonra ailesini alıp; neden; acının, sıkıntının ve fakirliğin şehri olarak gösterilen İstanbul'a gitmeyi tercih ettiği de tartışmalı... Final sahnesi ise evlere şenlik! Gözyaşlarının nehir gibi akacağı hesaplanan final sahnesinde, salonda ön koltukta oturan bir grup seyirci kendini tutamayıp gülmeye başladı. Yazıktır... Bunun gibi yüzlercesini sayabiliriz... Ben şunu merak ediyorum: Filmi çekmeden önce ve çekerken bu basit olumsuzluklar neden görülüp düzeltilmiyor? Kimse çıkıp da, yönetmene bir uyarıda bulunmamış mı? Yaprak Dökümü dizisinde, 150 bölümdür kafamıza vura vura anlatılan, gösterilen durumların bir benzerini, milleti sinemaya getirtip, paralarını alıp tekrarlamanın ne lüzumu var? Yaratıcı ekip hiç mi film seyretmiyor? Bu filmi çok daha özgün, çok daha anlamlı, çok daha etkileyici kılacak hiçbir fırsat değerlendirilmemiş! Tren öğesi, bir sembol olarak çok daha ustaca kullanılabilirdi; belki ortaya, günümüz Türkiye panoramasını çizen çok naif bir yol filmi çıkardı; zira hiç de fena olmayan açılış sahnelerinde, film, böyle bir öykü vaat ediyor gibiydi. Klasik bir namus meselesinden hareketle kolay yolu seçip, zaten bildiğimiz şeyleri ?şurada ağlatalım, burada zırlatalım? diye art arda dizmişler! 2010 yılında dünya sineması ve bizim sinemamız da bu kadar ilerlemişken; lütfen; sıcaklık, samimiyet, alçakgönüllülük kisvesi altında sizlere sunulan ucuz filmlere kanmayın, şakşakçılık etmeyin; etmeyin ki ders alsınlar; bir daha yapmasınlar!