Senaryosunu...
Alphan Dikmen ile Başak Angigün kaleme alırlarken...
Yönetmen koltuğunda da Kemal Uzun'un oturmak da olduğu "Çanakkale Yolun Sonu"; baş da, prodüksiyon tasarım ile sanat yönetimi kısımlarından tutun da, gerek sinema sanatı ve gerekse de tekniği bağlamında...
Neredeyse her açıdan başarısız olduğunu görmenizin kaçınılmaz olduğu...
***
Hatta...
Seyrederken de, sanki filmin kendi kendine...
"Gerçekten de olmamış!" şeklinde...
Bas bas bağırarak durumu "zaten özetleyen / yani itiraf eden", fazlasıyla "yavan" bulduğumuz bir savaş draması olarak geliyor karşımıza...
***
Gelin isterseniz...
Türkiye standartlarında "iyi" sayılabilecek...
5 milyon TL'nin üstündeki bir bütçeyle çekilirken...
Post prodüksiyondaki tüm uygulamalarının da, yerli Digiflame firması tarafından gerçekleştirildiği bu filme biraz daha yakından bakalım...
***
İngiliz donanması, denizden toplarıyla...
Çanakkale sırtlarını döverken...
Sandallara bindirilmiş Anzak birlikleri de...
Karaya çıkartma yapma pozisyonu almış...
***
Aynı esnada da...
Asteğmen Muharrem'in (Tevfik Erman Kutlu) komutasındaki Türk askerleri de...
Siperlerinde, onları beklemek de...
***
Başlayan...
Ve her iki taraf açısından da...
Ziyadesiyle kanlı giden çatışmanın neticesinde...
Asteğmen de vurulur vurulmaz...
Türk birliği, geri çekilmek mecburiyetinde kalır...
***
Derken...
Bolkar Dağları'nın köylerinden birisine...
Atıyla uğrayan askeri bir ulak...
Cepheden asker mektupları getirmesinin yanı sıra...
Vurularak şehit düşenlerin isimlerini de birer birer açıklamasına ilaveten...
Yanında getirdiği seferberlik emrini de...
Muhtarlığa astırtır...
***
Ki...
Böylelikle de, ilk çocuklarına hamile durumdaki Hatice'nin (Bahar Çokyaşa) kocası Hasan'da (Umut Kurt)...
Ertesi sabah...
Çanakkale'deki cepheye doğru yola koyulacak...
***
Ama...
Boynu bükük durumdaki kardeşini, bir başına göndermeyi kendine yediremeyen ağabeyi Muhsin'de (Gürkan Uygun) gönüllü olarak...
Aynı seferberlik kafilesine katılmak da...
Çok da gecikmeyecek...
***
Üstelik vardıklarında da...
Bölüğün komutanı Yüzbaşı İbrahim Adil (Yıldırım Fikret Urağ) ile Muhsin'in...
Birbirlerini, Balkan savaşı yıllarından tanıdıkları ortaya çıkacak...
***
Fakat...
An itibarıyla kırk birinci dakikaya ulaşmış olmamıza karşın...
Filmin, atağa geçmek yerine...
Kendi yarı sahasındaki birinci ve ikinci bölgede top çevirerek...
Gereksiz yere zaman kaybetmeye devam ettiğini anladığımız için...
İzlemekten vazgeçtik...
***
Ancak...
Geleneksel üslubumuz gereği...
"Spoiler" vermek suretiyle, henüz seyretmemiş...
Ve üstelik de...
Tüm uyarılarımıza rağmen seyretmeye de devam edecek olanların ağızlarının tadını kaçırmak istemediğimiz için...
Kendi anlatımımızı da...
Burada noktaladık...
***
Devamında ne olduğunu bilmediğimiz gibi merak da etmediğimiz filmin geride kalanında siz değerli sinemasever dostlarımızı; fazlasıyla gereksiz bulduğumuzu yinelemek de ısrarcı olacağımız...
Ve en azından bizim açımızdan...
Zaman israfından öte, pek bir şey ifade etmediğini de belirteceğimiz...
60 dakikalık bir bölüm daha bekliyor olacak...
***
Emek verilerek ve benzeri bir örneğine rastlamanızın da asla mümkün olamayacağı; alışılmış "nesir" tarzının dışındaki, yüzyıllar içinde güzel Türkçemize yavaş yavaş sızarak eklemlenmiş Arapça, Farsça ve Avrupa kökenli sözcükler bütününe entelektüel taklaların attırıldığı...
"Irkçılık", "faşizm", "homofobi" ve doğruluğunun bilimsel olarak kanıtlanması imkansız bir metafizikten ibaret olan "inanç övücülük" yahut da "yericilik" içermediği için...
Ezberleri bozan "lirik" bir anlatım dili de benimsenmek yoluyla...
25 - 30 kelimelik Türkçe bilgi haznesinin ötesine geçilerek yazılmış, bir başka "özgün" yorumda yeniden buluşmak dileğiyle...
Keyifli seyirler,