En yararlı eleştirilerEn yenilerEn çok eleştiri yazmış üyelerEn çok takip edilen üyeler
Filtrele:
Hepsi
Turgay Buğdacigil
Takipçi
2.427 değerlendirmeler
Takip Et!
3,5
3 Şubat 2021 tarihinde eklendi
Senaryosunu da yazan Kenneth Lonergan’ın yönetmen koltuğunda oturduğu “Manchester by the Sea”, aldığı “En İyi Erkek Oyuncu” ve “En İyi Orijinal Senaryo” kategorilerindeki Academy ve BAFTA ödüllerini fazlasıyla hak etmiş olan bir drama…
9 milyon dolarlık bir bütçeyle çekilmiş olan bu “bağımsız (indie) film” Boston’da, çöp toplama ve daireleri boyamanın yanı sıra sıhhi tesisat, elektrik vs. gibi işler de dahil dört binaya birden kapıcılık hizmeti veren Lee Chandler’ı (Casey Affleck) tanıtan karelerle başlıyor…
Elbette kiracılara, örneğin Bayan Olsen’e (Missy Yager) karşı takındığı olumsuz tavır ile bira içmek üzere gittiği barda çıkardığı “hır”, her ne kadar o an için ne olup bittiğini pek anlayamasak da kendisinin içinde bulunduğu mevcut ruh hali hakkında fikir edinmemize daha fazla yardımcı oluyor…
Ertesi gün çalıştığı binalardan birinin önündeki karları kürerken Lee, Dr. Muller’den (Robert Sella) gelen telefon sonrasında arabasına atlayarak Manchester’daki Beverly Hastanesine doğru yola koyulur…
Zira teknesinde aniden yere yığılarak kalp krizi geçiren ağabeyi Joe (Kyle Chandler) hastaneye kaldırılmıştır…
Kendisini aile dostları George (C.J. Wilson) ile hemşire Irene (Susan Pourfar) karşılarlar…
Evet hiç de “sürpriz olmayan” bir biçimde Joe hayatını kaybetmiştir…
Neden mi böyle söyledik?
Çünkü Joe’nun kendisi, karısı Elise (Gretchen Mol), babası Stan (Tom Kemp), kardeşi Lee ve Dr. Bethany’nin (Ruibo Qian) bir arada oldukları bir flashback aracılığı ile bunun er veya geç bir gün zaten böyle olacağını öğreniyoruz…
Cenaze işlemleriyle George ilgilenirken hastanenin morgundaki ağabeyini son bir kez daha gören Joe, buz hokeyi antrenmanında olan on altı yaşındaki lise öğrencisi yeğeni Patrick’i (Lucas Hedges) almaya gider…
Bir başka flashback de Lee’nin boşandığı karısı Randi (Michelle Williams) ile küçük kızları Suzy (Chloe Dixon) ve Karen (Ellie Teeves) ile de tanışıyoruz…
Sırada ise filmin ana konusunu oluşturan “Joe’nun vasiyetini”, teslim almak amacıyla avukat Wes’e (Josh Hamilton) gitme faslı vardır…
Ki, yazılanlara göre Joe kardeşi Lee’yi oğlu Patrick’e “vasi” tayin etmiştir…
Buna başta şiddetle itiraz etse de Lee, çaresizce kabullenmek zorunda kalır durumu…
Yoksa Patrick ortada kalacaktır…
Bu arada bir diğer flashback de Lee’nin sıklıkla zıvanadan çıkmasına ve insanlarla uyumlu ilişkiler kuramamasına yol açan “büyük felakete” de tanık oluruz…
Artık filmin bundan sonrasında, gönülsüz olarak vasiliği kabul eden ve “Manchester’da yaşamak istemeyen” Lee ile “Boston’a gitmemek için elinden geleni yapan” bir ergen olan Patrick arasındaki ilişkiye odaklanılıyor…
Laf aramızda:
Aslına bakarsanız her ikisi de kendilerince haklıdırlar…
Peki sonuçta kazanan kim mi oluyor?
Tabii ki bu sorunun yanıtı filmin devamında…
Eğer fırsat bulup da bugüne kadar izlemediyseniz, Casey Affleck ile sinema dünyasının yükselen değerlerinden Lucas Hedges’ın “kimyasal bütünlük” içindeki bir performans sergiledikleri bu filmi kesinlikle kaçırmamanızı önereceğiz…
Amerikan Sineması’nda Avrupa izlerini yoğun şekilde hissettiğimiz dönemlerden geçiyoruz. İnsani, dramatik konular, fantastik hikayelerin pabucunu dama atıyor. Hikaye odaklı, insan odaklı bu filmlerde Oscar’ın büyük favorileri olarak, sinema perdesinde arz-ı endam ediyor. Manchester by The Sea, bu filmlerden biri. En İyi Film, En iyi Erkek Oyuncu, En İyi Yardımcı Erkek ve Kadın Oyuncu, En İyi Yönetmen gibi kategoriler de aday olan film, bakalım akademiden hangi ödülleri sırtlayabilecek? Manchester by The Sea’yi izleyen veya filmi izlemeden hikayesini okuyan bir çok kişi, bu ne lan arabesk filmi mi diyebilir? Ama yönetmen anlatımıyla ve oyuncu performansıyla hikayesini çok iyi kotarmış, hayat gibi bir film olmuş. Lee Chandler’ın hüzünlü hikayesini tarafsız bir şekilde gözler önüne sunarken, biz seyircilere de tıpkı hayat da olduğu gibi acımasızca taraf olup eleştirme payını bırakmış. Ve bunu verirken Lee Chandler’ın hikayesini ve kendisini tanımamız, basamak basamak, yavaş yavaş ısıtılıp önümüze sunuluyor. Böylece merak uyandırarak, bu durağan hikayeyi izlenir hale getiriyor. Filmi izlerken flaş bekler konusunda ilk dakikalarda baya bocaladım ve başarısız sahne geçişlerine rastladım. Ama hikaye ısındıkça, bu flaş back geçişlerine de alışılıyor. Casey Affleck giydiği Lee Chandler rolüne hem fiziksel olarak, hem de hüzünbaz oyunculuğuyla çok yakışmış. Michelle Williams’a da ayrı bir parantez açmak gerekiyor, filmde toplasan 10 dk dahi gözükmese de filmin kanaatimce en vurucu sahnesi olan Lee Chandler(Casey Affleck) ile tekrar karşılaştığı o sahne o kadar gerçekti ki iki oyuncu da sırf o sahne için ödüllü kucaklayabilir. En İyi Film Adayı gösterilmek için Manchester By The Sea bir gömlek altta kalıyor. Ama oyunculuklar konusunda düşük bütçeli bu film parıldıyor. Atlamalı, zıplamalı aksiyon sever sinema seyircilerinin bu filmden uzak durmasını şiddetle tavsiye ederim. Çok sıkılırsınız arkadaşlar, tek planlık çekimlerin fazlalığı dahi sizleri sıkabilir. Avrupa Sineması ve hayatın içinden filmleri seven arkadaşlar ise filmi mutlaka izlesin.
Bağımsız izleyici olarak yazıyorum, evet iyi bir film ama başyapıt filan diyenlerin amacını anlayamadım. Hele Beyazperde eleştirisi yazan arkadaşın yorumu evlere şenlik. ''Zavallı erkek, cadaloz ve sinsi kadın'' noktasına nasıl gelmiş anlamak imkansız. Evet, özellikle Casey Affleck rolünü yaşamış, çok iyi vermiş her duyguyu ama öyle göklere çıkarılacak bir tarafı yok. Ben bazı sahnelerde çok dağıldım, o kadar güçlüydü duygular. Ayrıca yavaş bir film, sakin; heyecan aksiyon bekleyenler çok sıkılacaktır.
Beyazperde.com'da gezintiye devam etmek istiyorsanız çerezleri kabul etmelisiniz. Sitemiz hizmet kalitesini artırmak için çerezleri kullanmaktadır.
Gizlilik sözleşmesini oku.