Senaryosunu, Malachi Smyth'in kaleme aldığı...
Yönetmen koltuğunda da Estonyalı sinemacı Tanel Toom'un oturmak da olduğu "Last Sentinel"; yeterince düzgün tasarlanılmadığını tespit ettiğimiz, bilim-kurgu tarzdaki...
Distopik bir drama olarak geliyor karşımıza...
***
Gelin isterseniz...
Yerel iç pazara yönelik, reklam ve pazarlama amaçlı benzeri "ahmakça örneklerine", sıklıkla Türkiye'de de rastlanıldığı bir biçimde...
Ve ziyadesiyle, daha da acıdır ki...
"Körler sağırlar, birbirini ağırlar" deyimi misali...
"Yerli ve milli" Haapsulu (Estonya) Korku ve Fantastik Film Festivali'nden, 3 büyük ödülü birden kapıverme becerisini gösteren bu filme...
Biraz daha yakından bakalım...
***
Film...
"İnsan faaliyetleri, deniz seviyesinde büyük bir yükselişe sebep oldu... Gezegenin çoğu, sular altında kaldı... Hayat da kalmak, toprak ve kaynaklar için bitmeyen bir mücadele başladı...
Dünya'da, birbirleriyle savaşan iki kıta kaldı...
Karanlık ve ışık... Kötü ve iyi... Savaş ve barış... Onlar ve biz...
Biri olmadan diğerinin olmayacağını herkes bilir... Ve ikisi arasında bir denge vardır...
Bazıları, karalar yok olmadan önce kuşların, yükseltme adı verilen bir rüzgarı kullanarak, kıtalar arası göç edebildiğini söylüyor... Yani, hayat da kalmak için kanat çırpmak zorunda değilsin, ama aynı zamanda düşmüyorsun da...
Zahmetsizce dinlenerek, havada kalıyorsunuz...
Fakat artık, yükselen rüzgarlar da yok...
Çünkü dengeyi bozduk..."
Şeklindeki bir bilgilendirmeyle başlarken...
***
Tarihler doğrudan, 2063 yılına işaret ettiğinde...
Uçsuz bucaksız ve istikrarsız vaziyetteki bir okyanusun, tam da göbeğinde...
Çavuş Hendrichs'in (Thomas Kretschmann) komutasındaki bir askeri üs bulunmakta olup...
Ona, Onbaşı Cassidy (Kate Bosworth), Sullivan (Lucien Laviscount) ve Baines (Martin McCann) eşlik etmektedirler...
***
İşte...
Bu dört asker, koşullarını benimsemek de zorlandıkları metal evlerinde...
İki yıllık görev sürelerinin sonuna gelmiş ve yerlerine tayin edilen, yahut da edildiği varsayılan yeni personelin gelmesi de üç aydır gecikmiş...
***
Böylelikle de...
Hiçliğin ortasında mahsur kalmışlar...
Ve üstelik, ne yazık ki bu sefer...
Ellerine, ayda sadece bir kez geçen taze balık yakalama fırsatını da...
Grubun aşçısı ve Cassidy'nin sevgilisi Sullivan'ın beceriksizliği yüzünden kaçırarak heba etmişken...
***
Katılığı ve disiplininden asla taviz vermeyen liderleri Hendrichs ise..
Bir şeyler ters gittiği vakit kullanmakla vazifelendirildiği, Martha isimli süper silahın kontrolünü, bir başına elinde tutarak...
Mürettebatın, görev ve talimatlara bağlı kalmasını sağlamaktadır...
***
Derken...
Günün ağarıp, ortalığın da nispeten sakinleştiği sabahın ilk saatlerinde...
Ufukta, kendilerine doğru yaklaşan, kimliği belirsiz bir tekne belirdiğinde...
***
Hendricks'in talimatıyla, yedekteki sandala atlayan Sullivan...
Aurora adındaki, kendi halinde dolaşarak...
Okyanus da oradan oraya savrulan, boş bir gemiyi ziyaret eder ve onu çalıştırıp, üs olarak kullandıkları platforma geri getirir...
***
Evet...
Geri getirir getirmesine de...
Şu ana kadar geçen 37 dakikalık sürede, bir daha kara ve kendilerini, vardiya manasında değiştirecek farklı bir insan grubunun yüzünü görme ihtimali...
Neredeyse, hemen hemen hiç mevcut olmayan dört kişi arasında yaşanan psikolojik gerilim ve sürtüşmenin...
Geride kalan zaman dilimi içinde de, tekrarlanacağının anlaşılması nedeniyle...
İzlemeyi burada kestik...
***
Ancak...
Geleneksel üslubumuz gereği...
"Spoiler" vermek suretiyle, henüz seyretmemiş...
Ve üstelik de...
Tüm uyarılarımıza rağmen seyretmeye de devam edecek olanların ağızlarının tadını kaçırmak istemediğimiz için...
Kendi anlatımımızı da...
Burada noktaladık...
***
Devamında ne olduğunu bilmediğimiz gibi merak da etmediğimiz...
30, hadi bilemedin 40 dakikalık kısa bir formatta da, rahatlıkla kurgulanıp, izleyicisiyle buluşturulabilecek nitelikteki filmin geride kalanında siz değerli sinemasever dostlarımızı; fazlasıyla manasız bulduğumuzu yinelemek de ısrarcı davranacağımız...
Ve en azından bizim açımızdan...
Vakit israfından öte, pek bir şey ifade etmediğini de belirteceğimiz...
80 dakikalık bir bölüm daha bekliyor olacak...
***
Emek verilerek ve benzeri bir örneğine rastlamanızın da asla mümkün olamayacağı; alışılmış "nesir" tarzının dışındaki, yüzyıllar içinde güzel Türkçemize yavaş yavaş sızarak eklemlenmiş Arapça, Farsça ve Avrupa kökenli sözcükler bütününe entelektüel taklaların attırıldığı...
"Irkçılık", "faşizm", "homofobi" ve doğruluğunun bilimsel olarak kanıtlanması imkansız bir metafizikten ibaret olan "inanç övücülük" yahut da "yericilik" içermediği için...
Ezberleri bozan "lirik" bir anlatım dili de benimsenmek yoluyla...
25 - 30 kelimelik Türkçe bilgi haznesinin ötesine geçilerek yazılmış, bir başka "özgün" yorumda yeniden buluşmak dileğiyle...
Keyifli seyirler,