Hesabım
    Hüzün Üçgeni
    BEYAZPERDE ELEŞTİRİSİ
    4,0
    Çok İyi
    Hüzün Üçgeni

    Çevir kazı yanmasın!

    Yazar: Banu Bozdemir

    Turist ve Kare’den sonra Ruben Östlund dikkatimizi çekmeye devam ediyor, aslında filmlerinde farklı şeyler söylemiyor ama insanlığın hallerini göstere göstere alaya almasını da iyi beceriyor. Triangle Of Sadness / Hüzün Üçgeni, üç perdelik bir hikaye anlatıyor ve hikayesini gittikçe dozu artan bir eleştiri yumağına dönüştürüyor. Sınıf ayrımı, kapitalizm, eşitsizlik ve güç sevdasının fazlaca vuku bulduğu filmde gösterişli, bariz bir hiciv izliyoruz ve film bu haliyle Cannes’da jürinin gönlünü almayı başardı tıpkı yönetmenin bir önceki filmi Kare’de olduğu gibi!

    Film izlerken ve sonrasında ikircikli bir hava sunuyor, aslında izlerken keyif alıp bu içgörü patlaması karşısında mest oluyorsunuz ama bir yandan, dozu aşılmış, artmış bir film görmekten huzursuz da oluyorsunuz. Östlund yoğunlaştığınız anda dikkatinizi dağıtmayı iyi başaran bir yönetmen olduğu için böyle olması da iyi oluyor. Kare’de sanat dünyasındaki ikiyüzlülüğü anlatan Ostlund bu kez Luis Bunuel hazımsızlığıyla Haneke’nin sivri tarzını bulandırıp buluşturmak istermiş gibi çıkıyor karşımıza. Tabii Marco Ferreri’nin Büyük Tıkınma’sını da atlamamak gerek.





    Her bölüm bir sonraki bölümün dikkat dağıtıcı unsuru gibi hareket ettiğinden, her bölümü bir kısa film olarak algılamak da mümkün. Carl ve Yaya’nın arasında bir akşam yemeği sonrası hesap ödeme kısmını uzun uzun tartıştıran yönetmen kadın ve erkek rolleriyle başladığı eleştirel dozuna, ikilinin bir sosyal medya fenomeni olarak davet edildiği gemide devam ediyor. Gemi kısmı gerçeklikle bağının koparacak kadar kopmuş bir zengin sınıfın içinde geçiyor. Tabii yemediği makarnayla takipçilerine poz veren Yaya’da onların içindeki titrek ve soluk mum ışığı parıldıyor. Carl ise daha gerçek dünyaya geçiş noktasında bir yerlerde!

    Gemideki insanlara göz atacak olursak; el bombası üreten ve bunu barış için yaptıklarını söyleyen yaşlı çift, b.ktan para kazandığını söyleyen ve sürekli gülümseyen gübre üreticisi Rus, felç geçirerek sakat kalan ve sadece In Den Wolken / Bulutlarda kelimesini söyleyebilen bir kadınla gerçeklikten uzak boyutunu şişiriyor ki daha sırada tüm mürettebatın yüzmesi konusunda ısrar eden, yelkensiz geminin yelkenlerinin temizlenmesini isteyen kadınlar ve müşteri memnuniyet konusunda ısrarcı olan gemi mürettebatı var… Bu gerçek hayat deneyiminden kopuk ve yoksun olan insanlara Kaptan Gecesi yemeğinde yiyemedikleri yemekleri kusturarak bir nevi intikamını almaya başlıyor diyebiliriz. Dünyanın en yorgunu kaptan (Woody Harrelson), şeflerin çabasıyla oluşturulan yaratıcı yemekler yerine o gece hamburger yemeyi tercih ediyor, sarhoş oluyor ve gübre üreticisi Rus ile kapitalizm ve komünizm üzerine gürültülü bir sohbetle gemide yaşananları iyice çığırından çıkarıyor. Kendi kusmukları ve tuvaletten taşan dışkılar eşliğinde zengin sınıfın defteri dürülüyor.




    Üçüncü kısım ise dengelerin tamamen değiştiği ada kısmı. Burada yaşam deneyiminin devreye girdiğini ve mürettebatın başındaki orta sınıf baş kamarot / tiran Paula’nın bile baş edemediği değişimle karşı karşıya getiriyor yönetmen bizi. Ve bir anda filmin yıldızı olacak temizlikçi Abigail’te tanıştırıyor hepimizi. Filmin tüm öfkesinin patladığı bir kişi var ki o da erkek arkadaşını Abigail’e kaptıran Yaya diyebiliriz. Belki de o yüzden filmin sonlarına doğru Abigail ve Yaya arasındaki bir hayatta kalma oyununa dönüşüveriyor tüm yaşananlar. Ada çıplak kalma kısmı! Hayatta kalanların çabucak Abigail’in yaşam deneyimine uyum sağladıkları, yapmacık, gerçek duyguların bir süre askıya alındığı gerçek dışı bir gerçek dünya…

    Oysa Östlund gemideki zengin huzursuzluğun tarifini yapmıştı bir şekilde bizlere… Zenginlerin tuhaflıklarının, huzursuzluklarının şekilsel olarak etraflarına yaydıkları fiziksel formları göstermişti. Güverte ve havuz mesela… Ve film başından itibaren modellere pahalı ve ucuz kıyafet giydiklerinde takındıkları tavır gibi güce sahip olanların, merdivenin alt basamaklarında kalanlarla yaşadığı uyuşmazlığı işaret eder kıvamda ilerliyor. Çağdaş bir anlatımla ikiyüzlülük, modellerin derinsizliğini de araya sıkıştırarak bayağılık, kapitalizmin acımasız damarları gibi pek çok konuda komik ve sinir bozucu bir hiciv sunmayı başarıyor! Östlund burjuvazide çekici bir yan olmadığını haykıra haykıra söylüyor ve bu tuhaf insanları sihirli bir tiksinme duygusuyla izlersiniz diye lafını bağlıyor.

    twitter.com/banubozdemir

    Daha Fazlasını Göster

    Yorumlar

    Yorumları göster
    Back to Top