Senaryosunu, Martyn Hesford'un kaleme aldığı ve yönetmen koltuğunda da Adrian Noble'un oturmak da olduğu "Mrs Lowry & Son"; ilgili tarihi dönemin başarıyla beyaz perdeye yansıtıldığı, biyografik bir drama olarak geliyor karşımıza...
***
Gelin isterseniz...
Büyükçe bir çoğunluğu...
İki kişi arasındaki, kapalı tek bir mekandaki, karşılıklı diyaloglar biçiminde gerçekleşen...
Bir tiyatro oyunu kıvamındaki, İngiliz yapımı bu filme biraz daha yakından bakalım...
***
Film...
"Ne görüyorsam, onu resmediyorum... Ne hissediyorsam onu...
Ben resim yapan bir adamım... Ne fazlası, ne de eksiği...
Yaptığım her tablo, aynı şekilde başlar... Aynı köşeden başlar...
Her tablonun altında beyaz bir renk vardır... Kurşun beyazı..."
Olarak kendini betimleyen Laurence Stephen Lowry'nin (Timothy Spall) sözleriyle başlar...
***
Ki...
Yakın dostlarınca kendisine, isimlerinin baş harfleriyle kısaca "L S" olarak da seslenilerek hitap edilen...
Ve İngiliz sanayi bölgeleri ile şehir manzaralarını resmetmesiyle tanınan, 20. yüzyıl ortalarında yaşamış ünlü bir İngiliz ressamı konumundaki Lowry...
Vakti zamanın da...
İlkelcilik ve naif sanatın, bir tutam empresyonizmle harmanlandığı kendine özgü bir üsluba da sahipti...
***
İşte onun bu, sıra dışı üslubu, hem eleştirmenlerin küçümsemesiyle hem de hayranlıkla karşılanırken...
Anıtsal bir heykeli, Longendale'deki Mottram'da dikili olan Lowry'nin eserleri de...
O eski günlerden bu günlere kadar yılladır halen...
Milyarder koleksiyonerlerce ödenen, milyonlarca dolar karşılığında...
Alıcı da bulmak da olup...
***
Çerçeve olarak kısmen detaylandırmaya çalıştığımız...
Hikayesi, 1934 yılının İngiltere'sinin Lancashire'ında geçen filmde de...
Lowry'nin...
Kendisini ve hobi olarak nitelendirdiği sanatını, bir türlü onaylamayan...
Hatta çizdiklerini, çocukça bulup alay da ederek küçümseyen...
Oğlu olduğu, yatalak annesi Bayan Elisabeth Lowry (Vanessa Redgrave) ile olan ilişkisine odaklanmak da...
***
Ancak...
Geleneksel üslubumuz gereği...
"Spoiler" vermek suretiyle, henüz seyretmemiş olanların ağızlarının tadını kaçırmak istemediğimiz için biz de kendi anlatımımızı...
Filmdeki tüm heyecanın start alacağı...
Burada noktalamaktayız...
Dakika 11...
***
Redgrave ile Spall'ın...
Yeni nesil Türk filmlerindeki, artık nasıl olduysa başrol de kapmış, "konuşma özürlü" yeni yetme tiplerin tam da aksine...
Bırak cümle içindeki bir kelimeyi...
Kelime içindeki tek bir harfi dahi yutmadan, tüm repliklerini doğru telaffuz ettikleri mükemmel İngilizceleri ve performanslarıyla damgalarını vuracakları filmin geride kalanında siz değerli sinemasever dostlarımızı; makul süresi sebebiyle, sıkılmadan izleyeceklerini de düşündüğümüz...
80 dakikalık bir bölüm daha bekliyor olacak...
***
Emek verilerek ve benzeri bir örneğine rastlamanızın da asla mümkün olamayacağı; alışılmış "nesir" tarzının dışındaki, yüzyıllar içinde güzel Türkçemize yavaş yavaş sızarak eklemlenmiş Arapça, Farsça ve Avrupa kökenli sözcükler bütününe entelektüel taklaların attırıldığı...
"Irkçılık", "faşizm", "homofobi" ve doğruluğunun bilimsel olarak kanıtlanması imkansız bir metafizikten ibaret olan "inanç övücülük" yahut da "yericilik" içermediği için...
Ezberleri bozan "lirik" bir anlatım dili de benimsenmek yoluyla...
25 - 30 kelimelik Türkçe bilgi haznesinin ötesine geçilerek yazılmış, bir başka "özgün" yorumda yeniden buluşmak dileğiyle...
Keyifli seyirler,