Senaryosunu, sahne için yazdığı aynı isimli kendi oyunundan uyarlayan Rita Kalnejais’in yeniden kaleme aldığı “Babyteeth”, yönetmen koltuğunda ilk uzun metrajlı filmini çeken Shannon Murphy’nin oturduğu bir drama…
Film on altı – on yedi yaşlarındaki, lise son sınıf öğrencisi ve kanser hastası olan Milla Finlay’in bir tren istasyonunda, annesi tarafından reddedildiği için evsiz ve avare bir tarzda sokaklarda yaşayan yirmi üç yaşındaki Moses (Toby Wallace) ile karşılaşması ile başlar…
Ki, bu Moses onun hayatındaki, “tutkuyla bağlandığı” ilk ve tek erkek arkadaşı, aşkı hatta tutunabildiği tek dal olmuştur artık…
Derken Milla’nın, babasının muayenehanesindeki haftalık karı – koca fantezilerinden biri aracığıyla, uyumlu bir çift görüntüsü de sergileyen ev hanımı annesi Anna (Essie Davis) ve Psikiyatrist babası Henry (Ben Mendelsohn) ile de tanışırız…
Elbette Milla, Moses’ı annesi ve babası ile evlerindeki akşam yemeğinde bir araya getirmeyi de ihmal etmez…
Ama bu yemek, taraflar açısından pek olumlu sonuçlanmaz ve Moses, evi apar topar terk etmek zorunda kalır…
Tabii, değişik bir karakter olarak karşımıza çıkartılan (ve konu içinde gerekliliğine dair herhangi bir mantıklı neden de bulamadığımız), tasmasından kurtularak sıklıkla kaçan köpeği Henry’nin peşinde koşuşturan hamileliğinin son aylarındaki sevimli karşı komşu Toby’i de (Emily Barclay) atlamamak lazım…
Ve önemli bir adım olarak, mide bulantılarına da yol açacak olan “kemoterapi” süreci başlamış olmasına karşın Milla’nın gözlerindeki ışıltı, kendisine evinde keman dersi vermekte olan dayısı Gidon’un (Eugene Gilfedder) gözlerinden de kaçmaz…
Zaten Milla’da, bir “yıldırım aşkı” sonucunda gerçekleşen Moses’a karşı duyduğu sevgisini inkâr etmez ve hiç çekinmeden dayısı ile paylaşır…
Bu arada, (bir kez daha hiçbir gerekliliği yokken) Gidon’un yanında takılmakta olan Tin Wah (Edward Lau) isimli bir ufaklık ile Moses’ın kardeşi Isaac’de (Zach Grech) katılacaklardır filmin oyuncu kadrosuna…
Daha iki gece önce oldukça tatsız bir biçimde sofradan kalkan Moses, bu kez gizlice girdiği Finlay ailesinin evinde, hırsızlık teşebbüsünde bulunurken bizzat “insomnia (uykusuzluk)” hastası olan Anna tarafından tam da iş başındayken yakalanacaktır…
Bu koşullar altında Anna ile Henry, doğal olarak kızları Milla’nın bundan böyle Moses ile görüşmesini istememektedirler…
Ancak hastalığının son evrelerindeki “Milla’nın gönlü”, ergenliğinin de verdiği ateşle ferman dinlememekte kararlıdır…
Yani filmin bundan sonrasında, çocuk yetiştirmekte son derece başarısız olduklarını, geç de olsa fark etmeye başlayan bir çift ebeveyn ile Milla ve Moses’ın çatışmalarına tanık olacağız ki, “romantizm” ve “hüznü” bir arada barındıran finali ile birlikte biz onların tamamını her zamanki gibi yine sizlere bırakıyoruz…
Bitirmeden yorumumuza ilave edeceğimiz son husus ise, cinsellik içeren görüntüleri yüzünden ailecek izlemeye çekineceğiniz filmin, kulakların pasını silen enfes müzikleri ile oyuncularının performanslarına yönelik olacak…
Keyifli seyirler,