Senaryosunu da...
Keiichiro Toyama'nın bilgisayar oyunu ve Hiroyuki Owaku'nun bu oyuna ilişkin senaryosundan uyarlayarak...
Sandra Vo-Anh ve William Josef Schneider ile birlik de kaleme alan Christophe Gans'ın, aynen serinin 2006 tarihli ilkindeki gibi...
Bir kez daha yönetmen koltuğunda oturmak da olduğu "Return to Silent Hill"; Los Angeles Sinema Okulu standartları çerçevesinde değerlendirdiğimizde...
Büyük oranda...
Korkunun, "Psikolojik (Psychological)" ve kısmen de, flashbackler aracılığıyla göndermeler yapıldığı "Büyücülük (Witchcraft)" ile sıklıkla gözlere sokulan "Canavar (Monster)" alt kategorilerinde, özenle kurgulanılmış olmasının yanı sıra...
Gizemini de uzunca bir süre koruyan, bir korku gerilim olarak geliyor karşımıza...
***
Gelin isterseniz...
23 milyon dolar tutarındaki bütçesinin de sağladığı avantajla...
Yeşil perde, görsel efekt ve animasyon teknolojileriyle başarılı protez makyaj uygulamalarına da ek olarak zorluk derecesi yüksek sahnelerindeki koordinatörlüklerini; Milan Alavanja ile Slavisa Ivanovic'in yüklendikleri, dublör oyuncuların performanslarına yaslanılarak çekilen...
Ve günün bitiminde de, brüt 41,6 milyon dolarlık bir hasılat rakamına takılıp kalan "Silent Hill" serisinin, bir post-prodüksiyon harikası olarak değerlendirdiğimiz bu üçüncüsüne de biraz daha yakından bakalım...
***
Geçmiş de...
Ford Mustang marka otomobilini tehlikeli bir biçimde kullanmasına ilaveten...
Ekstra katkılı, sarma sigarasını yakarken, bir ara dikkatini de kaybeden resim sanatçısı James Sunderland (Jeremy Irvine)...
Kendini, karşıdan gelmek de olan bir TIR'ın altına girmekten son anda kurtarırken...
Kenarda sessizce, bir başka şehre gitmek için otobüs bekleyen Mary Crane'in (Hannah Emily Anderson) bavuluna çarparak...
İstemeden de olsa...
Onun şehirlerarası otobüsü ve dolayısıyla da, mevcut yaşam alanını değiştirme fırsatını kaçırmasına da sebep olur...
***
Böyle olunca da Mary...
Bir türlü kaçıp kurtulamadığı, doğup büyüdüğü kasabası Silent Hill'e, geri dönmek mecburiyetinde kalır...
Ve onu evine kadar...
Şeklen bir özür ifadesi bağlamında, arabasıyla James bırakırken...
***
Bu olay...
Silent Hill'de yaşamlarını sürdüren ikili arasında...
Ziyadesiyle derin bir aşkın yeşermesine de neden olmuştur...
***
Günümüze geldiğimiz de ise...
James, Mary ile olan ilişkisinin sona ermesinin ardından...
Kendini alkole vermiş ve kendisinin ruh sağlığı konusunda...
Ciddi anlamda endişeye kapılan ve telefonunda kayıtlı olan ismiyle M lakaplı bir psikolog (Nicola Alexis) ile terapilere başlamıştır...
***
İşte...
Yine, alkolün dibine vurulup, zil zurna sarhoş olunduğu akşamların birinde...
İçtiği bardan, tartaklanarak sokağa atılan James...
Sendeleyerek girdiği evinin içinde...
Bir zarfın içindeki, kapının altından atılmış olduğu anlaşılan...
Yahut da, öyle olduğu sanılan...
Kendisine hitaben...
"James, çok uzun zaman geçti...
Bunu biliyorum... Ama rica ediyorum... Yalvarıyorum, lütfen geri gel... Yerimize geri dön...
Bir şey oldu...
Lütfen James... Sana ihtiyacım var...
Sevgilerimle, Mary..."
Şeklinde yazılmış bir notla karşılaştığında...
Veya öyle olduğunu zannettiğinde...
Hemencecik yola koyulur...
***
Fakat neredeyse artık kasabaya yaklaştığında...
Şiddetli yağışın yol açtığı aksaklık yüzünden...
Geceyi, Mary ile tanıştıkları otobüs durağının bulunduğu yerde...
Otomobilinin içinde geçiren James...
***
Ertesi sabah...
Yürüyerek yoluna devam ederken...
Kendisine, Silent Hill'de meydana gelen yangın ve içe suyu şebekesini felç eden sel felaketlerinden söz eden...
Ve oraya gitmemesi amacıyla da, kendisini uyaran Angela (Eve Macklin) ile karşılaşır...
***
Zira ona göre...
Kasabaya vardığında James...
Bu koşullar altında, hayat da kalması, asla mümkün olmayan...
Aradığı kadını bulamayacak...
***
Fakat...
Angela'nın uyarılarına aldırmayan James soluğu...
Tam anlamıyla...
Kabusa dönüşen, bir karabasan ile yüzleşerek, günlerce boğuşacağı Silent Hill'de alacak...
***
Ancak...
Geleneksel üslubumuz gereği...
"Spoiler" vermek suretiyle, henüz seyretmemiş olanların ağızlarının tadını kaçırmak istemediğimiz için biz de kendi anlatımımızı...
Filmdeki tüm heyecanın start alacağı...
Burada noktalayacağız...
Dakika 26...
***
"Ne alaka?" denilir bir biçimde...
Zekice ve hatta muzipçe bir tavırla, aralara sıkıştırılan Johann Sebastian Bach'ın müziklerinin tınısını duyduğunuz anda...
İşin içinde, hınzırca olduğunu düşündüğünüz başka bir şeylerin bulunduğunu fark etmek de çok da gecikmeyeceğiniz filmin geride kalanında siz değerli sinemasever dostlarımızı; beklenmedik nitelikteki, ters köşe sürpriz bir finali de bünyesinde barındıran...
80 dakikalık bir bölüm daha bekliyor olacak...
Yeter ki, benzer yapıdaki korku filmlerindeki, standart klişeleri bulamayanların yaptıkları, ön yargılarla dolu...
Olumsuz eleştirilere aldırarak etkilenmiş vaziyette olmayın...
***
Emek verilerek ve benzeri bir örneğine rastlamanızın da asla mümkün olamayacağı; alışılmış "nesir" tarzının dışındaki, yüzyıllar içinde güzel Türkçemize yavaş yavaş sızarak eklemlenmiş Arapça, Farsça ve Avrupa kökenli sözcükler bütününe entelektüel taklaların attırıldığı...
"Irkçılık", "faşizm", "homofobi" ve doğruluğunun bilimsel olarak kanıtlanması imkansız bir metafizikten ibaret olan "inanç övücülük" yahut da "yericilik" içermediği için...
Ezberleri bozan "lirik" bir anlatım dili de benimsenmek yoluyla...
25 - 30 kelimelik Türkçe bilgi haznesinin ötesine geçilerek yazılmış, bir başka "özgün" yorumda yeniden buluşmak dileğiyle...
Keyifli seyirler,