Hayaller ve gerçekler!
Yazar: Banu BozdemirNorveçli yazar ve yönetmen Dag Johan Haugerud’un "Sex" ve "Love"dan sonra çektiği üçlemesinin son ayağı olan "Dreams" / "Hayaller"; öğrenci ve öğretmen arasında oluşan ilişkinin örtüklüğü altında kendini bulmaya çalışan bir genç kızın empatiye dayalı öyküsüne odaklanıyor. Film iç sesin yoğun olduğu bir seslendirme hali kullansa da bunaltmıyor, seyirciyi odağında tutmaya çalışarak hafif ve eğlenceli tavrını devam ettiriyor.
m-appeal
17 yaşında bir öğrenci olan Johanne (Ella Øverbye) ve yeni öğretmeni Johanna (isim benzerliğine dikkat) ile başlayan yakınlığı, karmaşık, hassas ve değişken bir konu olan aşk hakkında anlatırken hem ortalığı bir sis bulutu kaplıyor hem de herkesin kendisine daha net bakabildiği bir netlik alanı sunuyor.
Yönetmen önceki iki filmi olan "Sex" ve "Love"da daha sansasyonel ve insani dürtüleri dürüst bir şekilde ortaya çıkarıyordu, bu filmde ise bir büyüme öyküsü ve kadın duygusuna dayanan ince bir bakış açısı ortaya saçılıyor, filmde neredeyse hiç erkek karakterle karşılaşmıyoruz… Bu da filmi üçü arasında en dokunaklı ve daha az dağınık bir kıvamda karşımıza getiriyor. Tabii görüntü yönetmeni de burada kışa özgü pastel tonları öne çıkararak daha soğuk bir atmosfer duygusuyla diğerlerinde yeşermiş bahar duygusunu yok ediyor, melankolik bir atmosferin penceresini açıyor.
Sınıfta okunan bir edebiyat metni sırasında birdenbire öğretmenine derin duygular beslediğini düşünen Johanne’nin git gide takıntıya, kendi içini kemiren depresyona dönüşen bu aşk hikayesinde yalnız olup olmadığını deneyimlediğimiz hikaye, öğretmen Johanna konusunda tıkanıyor ya da tek taraflı olduğunu düşündüğümüz aşkın başka bir yüzünü bize yansıtıyor. Çaresizlik içinde öğretmeninin kapısını çaldığında ona sarılan Johanna sadece empati mi kuruyor yoksa onu daha fazla bir duyguyla mı evine kabul ediyor? Film daha çok Johanne’in duyguları ve yazdıkları etrafında şekillendiği için öğretmenin tavrı karşısında ikircikli kalıyoruz. Yün kazak koleksiyonu ve ikilinin arasında tensel bir değiş tokuşa dönmesi de filme değişik, yumuşak ve belki de iklimsel bir değer katıyor ama kışlık kazakların seremonisini kendi adıma sevimli buldum.
Johanne yaşadıklarını kimseye aktaramayınca yazmaya karar veriyor. Tabii bu yazma hali kuru romantik komedilerdeki gibi bir anda ilham geldi bir kitap yazdım şeklinde olmuyor. Ortaya 94 sayfalık bir metin çıkıyor ama yönetmen mümkün olduğunca yaşanan aşk acısını, umutla umutsuzluk arasında sıkça sekteye uğrayan duyguları samimiyetle bize aktarmayı başardığı için kitabın ortaya çıkma yolculuğu da o denli sahici duruyor. Bir yandan da yaşananların çoğunu sonradan, bir kitap aracılığıyla öğreniyor olmamız da başka bir etken! Gördüklerimiz gerçek mi yoksa iyi bir yazar olduğunu kanıtlayan Johanne’nin hayal gücünün içinde miyiz?
Kendisini daha iyi ve yargısız anlayacağını düşünerek kitabını ilk önce büyükannesi şair olan Karin ile paylaşıyor, ki öyle de oluyor. Karin gerçeklikten çok kitabın şahaneliğiyle ilgileniyor. Daha büyük şok yaşayan annesi Kristin ise öncesinde kızının duygularının manipülasyona uğradığını düşünüyor ve yazdıklarını gerçek olarak yorumluyor ama bir yandan da yazdıklarını yaşına göre çok olgun bulup, müthiş bir kurgu olduğu hissine kapılıyor/lar. Her iki durumda da kitabın basılmasını istiyorlar. İyi edebiyat duygulardan üstün geliyor!
Bir yandan da genç ve güzel Johanna’nın kayıtsızlığı karşısında öğrencileriyle dostane, rahat bir iletişim kurduğunu gözlemliyoruz, tam olarak bir öğretmen değil, dönemsel olarak ders vermeye gelen, pedagojik altyapısı olmayan biri. Bu da onu kayıtsız olmaya mı itiyor? Film Kristin’in açık fikirli anne olma hevesini de Johanne’nin ilk aşk deneyimi de çarpıştırıyor bir yandan! Anne bir eşcinsel uyanış olarak yorumluyor kızının duygularını, Johanne buna kızıyor çünkü daha önce hiç aşık olmadığı için, tek deneyiminden yola çıkarak kendisini kategorize etmekten kaçınıyor. Aralarında çekişme hassas noktaların irdelenmesi noktasında filmin ironik ve komik sahnelerinden birini yaratıyor diyebiliriz.
Haugerud filmlerine baktığımızda karakterlerini rahat bıraktığını görüyoruz, yargıda bulunmadan karakteri / karakterleri yanı başımıza bırakıyor ve onu anlamamızı istiyor, sonuçta anlattığı hikayelerin evrensel bir tutumu var. Bir yandan da bu film özelinde baktığımızda üç kuşak kadın arasındaki ideolojik farklılıklar devam ederken, yönetmenin en genç olanın yanında durduğu dikkatimizden kaçmıyor, onun deneyimsizliğini sırtlanıyor ve kırık kalbinin bir şekilde tadını çıkarmasına imkan tanıyor. Belki de aceleyle ve ne olduğunu anlamadan tecrübe ettiği bu aşk duygusu bir daha yaşanmamak üzere kitabın sayfaları arasında saklı kalacak. Bir yandan da filmin ilk kısmı yani Johanne’nin duygularıyla boğuştuğu kısım daha iyi ve kapsayıcı, sonrası yüzeysel yan konularla geçiştiriliyor, duyguların açığa çıkması odak olarak Johanne’i bizden koparıyor.
Kristin ilk başta kızının öğretmeni tarafından istismar edildiğini düşünerek öfkeleniyor, sonra kızının yazdıklarının edebi değeri karşısında kitap olarak basılmasını kabul ediyor ve bir nevi Johanna’dan izin almak için onunla buluşmak istiyor ama Johanna ona işin başka bir yanını işaret ediyor: Öğrencinin öğretmene istismarda bulunma ihtimalini dile getiriyor! Bu yaşanmış bir olaydan aktarılsaydı elbette sonuçları ve yankısı farklı olacaktı, film Johanna açısından değişik imalarla kafamızı bulandırıyor tabii bu arada. Johanne öğretmenin evindeyken gelen başka bir (eski) öğrenci, başka bir gün başkasıyla buluşmuş gibi göstermesi ve Kristin’le buluştuğunda yetişkin bir kadınla hızlıca çekip gitmesi… Johanna iyi ve kötü davranışlarıyla her ikisi mi, yoksa Johanne’nin ruh haliyle inip çıkan bir aşk duygusu mu? Üçlemenin zayıf halkası olsa da Haugerud filmlerinde hissettiğimiz şaşırtıcı, inişli çıkışlı, çekici, ironik, naif hamleler iyi hissettiriyor.
Banu BOZDEMİR