Anderson’dan İdeolojik Bir Aksiyon
Yazar: Onur Kırşavoğlu2000’li yılların en iyi yönetmeni olarak andığım ve yeni Kubrick geyiklerini ciddiye alacak olsam adını zikredeceğim Paul Thomas Anderson’ın yeni filmi "One Battle After Another", nihayet sinemalardaki yerini aldı. Vizyona girmeden önce gerek yurt dışı gerekse ülkemizdeki özel gösterimlerde övgülere boğulan filmin başrollerinde Leonardo DiCaprio, Sean Penn, Benicio Del Toro, Regina Hall, Teyana Taylor ve Chase Infiniti yer alıyor. Film, kara mizah, aksiyon, politika ve dram gibi duraklara uğruyor ve uzun süresini hissettirmeyen bir tempoyla izleyiciyi karşılıyor. Anderson’ın senaryosunu da yazdığı film, Pynchon’ın Vineland’inden esinlenen bir baba–kız hikâyesi etrafında şekilleniyor; Jonny Greenwood’un müziği ve Michael Bauman’ın 35mm/VistaVision tercihleriyle sert bir görsel yapı kuruyor. Açılış haftasında küresel gişede de zirvede yer alan yapım, küçük ölçekli aksiyonunu ideolojik çatışmanın gerilimiyle birleştirerek yılın en tartışılan filmlerinden biri olacak gibi duruyor.
.
Anderson, filmografisinde sıkça işlediği güç, aidiyet ve şiddet diyalektiğini bu kez ideolojik militanlığın aile bağlarını nasıl aşındırdığı üzerinden kurguluyor. Eski bir devrimci olan Bob, yıllarca süren bitmek bilmez “mücadele”nin kişisel hafızadaki tortularıyla yaşıyor. Bir yandan kaybolan kızı Willa’yı ararken hem geçmişindeki örgütlü mücadeleyi hem de babalığın kırılgan sorumluluğunu yeniden deneyimliyor. Anderson burada The Master filmini anımsatır tarzda bir karizma–itaat ilişkisini peliküle aktarırken, daha geniş kamusal bir sahaya yayılan bir kuvvet alanı tarif ediyor. Film, örgüt içindeki dengeleri ve inancı, fedakârlık, ihanet, intikam üzerinden ve Coen Kardeşler mizahını hatırlatan bir hiciv dozuyla yapıyor. Elbette, anlatılan hikayenin bugünün Amerika atmosferine yaslanan politik nabzı, filmin eleştirmenlerce de öne çıkarılan en diri damarı. Özellikle Amerikalı eleştirmenlerin filmi çılgınlar gibi karşılamasının ana sebebi de bu.
Pynchon esinli baba–kız ekseni filmin dramatik dozunun öne çıkan anlatısı, politik şiddetin gölgesinde büyüyen bir çocuğun, geçmişte “iyi amaç uğruna” aklanan şiddetin bugün de normalleştirilmeye çalışılmasına itiraz edişi. Bu durum, hikayeye trajik bir karşı ağırlık ve çatışma getiriyor. Anderson’ın anlatısı, iyi-kötü ikiliğinin ötesinde, şiddet dilinin kamusal tartışmanın yerini aldığı bir distopyayı resmediyor. Bu yönüyle film, çağın kutuplaşmasına ayna tuttuğunu söyleyen eleştirilerle de kaçınılmaz bir şekilde buluştu. Son bölümdeki, "Natural Born Killer" havası taşıyan ve kimilerine göre yıllar sonra da övgüyle anılacak olan buluşma–kaçış seti, babanın ideolojik kabuğunun çatladığı, kızın özneleştiği bir eşik olarak okunabilir. İki karakter de aldıkları yaraların ağırlığıyla bir kurtuluş için uğraşıyor ve birbirlerine kavuşmanın duygusallığıyla bazen yanlış kararlar alabiliyor.
Anderson’ın görsel tercihleri her zamanki gibi önemli yer tutuyor. 35mm ve VistaVision kullanımı yalnızca nostaljik bir jest değil elbette. Hikaye ilerledikçe geniş kadrajlar ve alan derinlikleri karşımıza sık çıkıyor ve perdede her şeyi en açık haliyle görüyoruz. Tüm bu açılar ve özellikle mekanlar, karakterlerin ideolojik söylemlerinin aksine, davranışların somut sonuçlarını izleyiciye hissettiren aktarıma sebebiyet veriyor. Tüm bunlara kurgu ve tempo yaratımındaki ustalık da eklenince 160 dakikalık film hem derdini çok net geçiriyor, hem de süresini hiç hissettirmiyor. Oyunculuklar, filmin tematik katmanlarını taşımada belirleyici. DiCaprio, biraz "The Wolf of Wall Street" performansını anımsatsa da oldukça başarılı ve Oscar adaylığı kaçınılmaz duruyor. Benicio Del Toro, tadı damağımızda kalan (kısa ekran süreleri dolayısıyla) usta işi bir performans sergiliyor. Oyunculuk hissinden çıkıp tam bir karakter olma işinde her zamanki gibi çok iyi. Sean Penn, yıllar sonra ilk kez bu kadar etkileyici ve yardımcı erkek oyuncu Oscar’ı için en büyük adaylardan. Chase Infiniti, Regina Hall ve Teyana Taylor’ın karakterleri, ideoloji–annelik hattındaki çıkmazları harika aktarıyor ve filme büyük güç katıyor. Kısacası, oyunculuklar ve oyuncu yönetimi tam puan.
Film, politik olarak yükselen ırkçılık ve faşizm göndermeleri yapıyor ve göçmenlik mevzusunda da derdini ortaya net koyuyor. Tarikatvari, bitmek bilmeyen beyaz Amerika ile de haşır neşir oluyoruz ve Anderson hiciv dozunu o noktalarda iyice artırıyor. Bazı noktalarda, özellikle göçmenlik mevzusunda yanlış anlaşılmaya müsait bazı sahneler ve geçişler olduğunu söylemek de mümkün. Bunun yanı sıra “aile, ideolojinin nihai sınır alanı mıdır?” sorusu üzerinden aktivizme ve çelişkilere de yer veriyor. Sonuçta "One Battle After Another", Anderson’ın filmografisinde "There Will Be Blood"ın iktidar anatomisini, Inherent Vice’ın Pynchonvari paranoyasıyla buluşturup bugünün kutuplaşma rejimiyle konuşturan, hem sinemasal hem düşünsel açıdan zengin bir çalışma. Filmin asıl gücü, “haklılık” değil “yüzleşme” arayışında. Burada birkaç not daha düşmem gerekir; Bu filmin jeneriğinden Paul Thomas Anderson yazısını kaldırıp başka herhangi bir yetkin sinemacının adını yazsak şaşırtıcı olmaz. Bir Paul Thomas Anderson filmi izlemiş gibi hissetmedim ve onun filmografisinde filmi alt sıralara yazarım gibi duruyor. Bu iyi bir film olduğu gerçeğini değiştirmiyor elbette ama garip bir Oscar’a oynama tadı da bırakıyor. Zamanında Inarritu için de böyle düşünmüştüm. "The Revenant" çok iyi bir filmdi ama ruhunu da Oscar için sattığını düşündürdü. Bu kez o derece bir hissiyatım olmasa da biraz kokusu geliyor diyebilirim. Bunu bir sonraki filminde çok daha net göreceğiz. Şimdilik, bu yılı düşünelim ve 2025’in en önemli filmlerinden birinin keyfini çıkaralım. İyi seyirler…
Onur KIRŞAVOĞLU