En yararlı eleştirilerEn yenilerEn çok eleştiri yazmış üyelerEn çok takip edilen üyeler
Filtrele:
Hepsi
Bay ?
43 değerlendirmeler
Takip Et!
3,5
14 Haziran 2026 tarihinde eklendi
Başlardaki ‘’kim kimdi’’ ve ‘’sıkıcı konu kavrama’’ bölümüne dayanabilirseniz, devamında tarzı sevenler açısından izlemesi keyifli bir film sizi bekliyor diyebilirim. Arka planda çalan piyano tıngırtısının temposu, sizin de filmi izleme temponuzu belirliyor ve ister istemez o tempoya ayak uyduruyorsunuz. Bunun yanında, siyasi bir konudan kişisel bir konuya evrilen, kara mizah ve aksiyon komedisinin ağır bastığı ve yönetmen . Anderson’un her zamanki kişisel anlatımının ön planda olduğu film, Oscar’lık bir yapım mıdır orası tartışılır. Ünlü yazar Thomas Pynchon’ın pek de ünlü olmayan “Vineland” adlı kitabından uyarlanan filmin arka planında siyasi bir başkaldırı (göçmen güzellemesi) işlenmesi, belki Akademi üyelerini ‘’en iyi film Oscar’ını’’ vermek konusunda cezbetmiş olabilir. Ancak filmi beğensem de şahsi fikrim çok da hak etmediği yönünde. Tartışmaya açık bir konu… Ayrıca Sean Penn’in de bana çok yapmacık gelen bu rolü ile en iyi yardımcı erkek ödülünü hak etmediğini düşünüyorum. İlla bu filmden birine verilecekse Del Toro daha hak ederdi şahsımca. Son tahlilde, ‘’Sinners’’ filmindeki Michael B. Jordan’ı düşününce filmi başından sonuna izlenir kılan Leonardo DiCaprio’nun hakkının yenmiş olduğunu düşünüyorum; o da ayrı konu. Velhasıl ben keyifle izledim. İzleyenlerin beğeni seviyesine saygı ile İyi Seyirler dilerim…
Bu, iki yılı aşkın bir çabanın ardından nihayet Yeni Dünya Düzeni'ne —yani Illuminati'ye— nasıl katıldığımı anlatan bir referans yazısıdır. Daha önce defalarca hırsızlık ve dolandırıcılık mağduru olmuştum. Uzun zamandır Illuminati'ye katılmak istiyordum ancak bu yılın başlarında internette Lord Felix Morgan ile tanışana kadar sürekli dolandırıcıların kurbanı oluyordum. Kendisiyle iletişime geçip durumu anlattım; o da bana üyelik başvurusunda bulunmamı önerdi. Yüklü miktardaki giriş ücretini ödedim, Yeni Dünya Düzeni'ne kabul edildim ve kabul töreninin ardından ABD Doları aldım. Şu an büyük bir mutluluk yaşıyorum! Ayrıca Lord Felix Morgan'ın çalışmalarını herkese duyuracağıma söz veriyorum. Eğer siz de bugün Illuminati Yeni Dünya Düzeni'ne katılmak istiyorsanız Lord Felix Morgan ile iletişime geçin; bu, her zaman arzuladığınız Illuminati üyeliğini elde etmek için en iyi fırsattır. Lord Felix Morgan'a +4473530027456 numaralı telefondan WhatsApp aracılığıyla ulaşabilirsiniz.
Film 2 saat 42 dakika sürüyor ve izlerken sıkmıyor. Di Caprio her zaman ki gibi göstermiş kendini ama ana karakter yok gibi bir şey filmde çok büyük bir ana tema beklenmesin izlerken çünkü bittiğinde de büyük bir etkisi yok ama her türlü izlettirir kendini
gereksiz uzun bir film izlerken sıkıldım diyaloglar fena değildi ama sevmedim leonardo dicaprionun olması da benim için kurtarmadı filmi sevdiğim oyuncudur oyunculuklarıda sevmedim sıkıcı filmdi savaş üstüne savaş adını duyunca spoiler: aksiyonu savaş sahneleri bol bir film izleyeceğimi sandım ama beni tatmin etmeyen bir film oldu birde bu film en iyi film oscarı aldı hayret tabi beğenenler olabilir saydı duyarım 10/6
Filmde anlam veremediğim, saçma bulduğum bazı yerler oldu ve süresinden dolayı biraz sıktı. Ayrıca çok fazla gönderme ve mesaj içeriyor bunun yanında birde bu kadar beğenilip oscar alması beni biraz şaşırttı açıkçası. Yani o kadar kötü bir film değil ama bence abartılacak kadar da şahane değil çünkü sadece oyunculuklar iyi o kadar. İzlemeseydim de olurdu dediğim bir yapım ve maalesef benim için ortalamanın üstüne asla çıkamayacak bir film diyebilirim... (5/10)
Hikayenin merkezinde Leonardo DiCaprio’nun canlandırdığı karakter yer alıyor: geçmişte radikal politik mücadelelerin içinde bulunmuş, bugün ise hem ideolojik hem de kişisel olarak tükenmiş bir adam. Anderson, karakterin geçmişini doğrusal bir biyografi gibi anlatmak yerine, parçalı bir yapı kurmayı tercih ediyor. Anılar, halüsinasyonlar, gündelik sahneler ve politik tartışmalar iç içe geçiyor.
One Battle After Another, açıkça politik bir film olmasına rağmen, slogan atmaktan ya da net bir ideolojik pozisyon dikte etmekten kaçınıyor. Anderson’ın asıl ilgisi, politik eylemin insan üzerinde bıraktığı yıpratıcı etki. Film boyunca “doğru tarafta olmak” ile “doğru kalabilmek” arasındaki uçurum giderek büyüyor. Mücadele romantize edilmiyor; aksine, bitmek bilmeyen bir yorgunluk, suçluluk ve anlamsızlık hissiyle birlikte sunuluyor. Bu açıdan film, klasik politik dramalardan çok, varoluşsal bir çöküş anlatısına yaklaşıyor.
Görsel dil, Anderson’ın ustalığını bir kez daha ortaya koyuyor. Uzun planlar, sabit kadrajlar ve beklenmedik kamera hareketleri, seyirciyi sahnelerin içine çekmekten ziyade onları düşünmeye zorluyor. Renk paleti bilinçli olarak soluk ve baskılayıcı; film boyunca neredeyse hiç “ferah” bir an yok. Müzik kullanımı ise Anderson’ın önceki filmlerine kıyasla daha geri planda, ancak doğru anlarda devreye girerek duygusal ağırlığı artırıyor. Sessizlik, bu filmde en az diyaloglar kadar anlamlı.
Leonardo DiCaprio’nun performansı, filmin bel kemiği. Oyuncu, alışıldık karizmatik lider ya da öfkeli anti-kahraman rollerinden daha içe dönük, daha yıpranmış bir portre çiziyor. DiCaprio’nun performansı bağırmıyor, kendini kanıtlamaya çalışmıyor; aksine, bastırılmış bir pişmanlık ve bitkinlik hissiyle ilerliyor. Yardımcı oyuncular güçlü olsa da, çoğu zaman ana karakterin iç dünyasını yansıtan figürler olarak işlev görüyorlar; bu da filmin bilinçli bir yalnızlık hissi yaratmasına katkı sağlıyor.
Herhangi bir yere bağlanmayan final sahnesine rağmen iyi bir film.
Öncelikle o kadar iyi bulmadım. Puana bakılınca daha iyi bir film bekliyorsunuz. Sadece Di Caprio ve Sean Penn'in üstün oyunculuıkları için bile seyredilir. Artı az görünse de Benicio Del Toro. Genelde verdiğim puanlar İMDB ile paralellik arz eder. Bir kaç istisna oluyor. Mesela Kore yapımı Parazit filminde olduğu gibi. O film de iyiydi. Fakat Oscarlık mıydı? Bunun üzerine batılıların bu filmi niçin bu kadar beğenmiş olabileceklerini düşünmeye başladım. Aile olma, birbirine destek olma gibi batıda azalan ve fakat özlem duyulan davranışların, duyguların Parazit filminin çok sevilmesine neden olduğunu düşündüm. Bize çok yabancı olmayan bu olayların, duyguların filmde işlenilmesi beni etkilemedi. Eğer anlatılan duygu ise Semih Kaplanoğlu'nın Bağlılık Aslı filminde işlenilen konu bana daha etkili, duygusal geldi. Parazit iyi film. Fakat o kadar da değil. 1917 filmi çok daha iyi bir filmdi. Fakat insanlar öyle düşünmedi. Filme dönersek. Bu filmi USA'lılar veya batılılar neden bu kadar sevmiş olabilirler? Vahşi kapitalizm karşıtı bir örgüt ve bu örgütün mücadelesi mi? Bir babanın (ki kızın kimdern olduğu filmde uzun uzun sorgulandı ve başkasından olduğu anlaşıldı) kızı için yaptığı mücadele mi? Örgüt içi dayanışmanın eksik olan toplumsal dayanışmaya özlemi anımsattığı için mi? Bilemedim. Bizim gibi doğu ülkelerinde çok da geçerli olmayan bir akçe. Çocuğu doğurur doğurmaz babaya bebeği bırakıp anti kapitalist, anti liberal mücadeleye koşan kadının annelik duygularındaki eksiklik filmin acıklı kısmıydı. Zira baba, anneden çok daha fazla bebeği sahiplendi. Bunu da filmin sonuna doğru Bob arabada Sensei Sergio'ya anlattı. İki kız babası olarak beni filmde etkileyen tek diyalog ve olay bu oldu. Bugünün tabiri ile "Cingle" aileden de bu kadar düzgün bir kız çocuğun yetişmesi de şaşırtıcıydı. Düzgün bir aile yapınız olmasına rağmen bu kadar iyi bir çocuk yetiştirmeniz çok zor. Bu yönden babayı mı, hep kendini legal sınırlarda tutan Willa'yı mı takdir etmek lazım? 3 saate yakın süren, zaman zaman temponun düştüğü, kara komedi ögeleri, karikatürize kahramanları ile değişik bir film olmuş. Fakat süre bu kadar uzun olmayabilirmiş. Gereksiz bir çok sekans çıksa süre makul bir süreye düşürülebilirmiş. Bir de Sean Penn'in oynadığı Lockjaw karakterine değinmek isterim. Polis mi asker mi jandarma mı anlamadım. Opersyon yapıyor polislerce ödüllendiriliyor. Bunun dışında acımasız, makyavilist, egoisti hedonist bir karakterdi. Her sahnesi rahatsız ediciydi. Bir türlü ölememesi sonrası katılmak istediğ gizli faşist örgüt tarafından öldürülünce sevindik nedense. Özetle Di Caprio, Sean Penn ve Del Toro için seyredilir, fakat İMDB'de 8,1 puanını Rotten Tomatoes'ten yüzde 94 beğeni almış olmasının abartı olduğunu düşündüğüm, asla İMDB 250 listesine girmeyecek bir film.
Tek kelime .. Berbat. politikmiş gibi görünen ama aslında boş sloganlarla ilerleyen saçma sapan bir şey.. film diyemediğim için şey demekle yetiniyorum.. lütfen uzak durun
bir oyuncu kalitesi ve ortaya çıkan yapıt tam bir hayal kırıklığı.. sürükleyici değil drama değil aksiyon değil... Sosyal bir çözümleme getiriyor sanıyorsunuz ama devamında sıradan bir hal alıyor... Kesinlikle boşa zaman..
Thomas Pynchon'un "Vineland" (1990) isimli romanından esinlenerek kaleme alan, usta ve tanınmış sinemacı Paul Thomas Anderson'ın yönetmen koltuğunda oturmak da olduğu "One Battle After Another"; destansı nitelik verilerek kurgulanılmış, bir aksiyon komedi olarak geliyor karşımıza...
***
Gelin isterseniz...
130 milyon dolarlık bir bütçeyle çekilen, yapılan reklamlar sonrasında da, o da sırf...
Merak nedeniyle sinema salonlarına koşuşturanlar sayesinde ulaşıldığını düşündüğümüz, brüt 185 milyon dolarlık hasılat rakamına karşın...
Piyasa tabiriyle, doğrudan "gişeye çakılan" bu filme biraz daha yakından bakalım...
***
Albay Steven J. Lockjaw'ın (Sean Penn) komuta ettiği...
ABD - Meksika sınırındaki, Otay Mesa Mülteci Gözaltı Merkezi'nde tutulan...
Başta kadın ve çocuklar olmak üzere...
O insanları kurtararak tahliye etmek isteyen...
***
Aralarında...
"Getto" Pat Calhoun (Leonardo DiCaprio) ile Perfidia Beverly Hills'in de (Teyana Taylor) bulunduğu...
Sol görüşlü "French 75" üyesi silahlı bir grup...
Oraya bir baskın gerçekleştirir...
***
Ki...
Söz konusu French 75...
İdeolojisine aykırı bulduğu başka yerlerde de...
Bombalı eylemler gerçekleştirmektedir...
***
İşte...
Bu eylemlerinden birini gerçekleştirirken de Perfidia...
Kendisini takıntı haline getirmiş...
Ve sadece birlikte seks yapmaları koşuluyla serbest bırakma sözü veren Lockjaw'a yakalanır...
***
Ardından da...
Cinselliğe olan açlığı bir türlü giderilemeyen Perfidia...
Ondan hamile kalır...
***
Ama...
Henüz dakikalar yirmiyi gösterirken...
Gerek yıldızlarla dolu oyuncu kadrosu, gerekse de Paul Thomas Anderson'ın kendisi...
Ve ilaveten...
İçerik olarak beslendiği, aynı olumlu ezberlerle birbirini tekrarlayan, hakkındaki abartılı yorumlara da aldırmadan...
***
Üstelik de...
Artık ne gerek varsa, 161 dakika olarak çekilmiş durumdaki bu filmin...
Bize hitap etmediğini anlayarak izlemeyi kestik...
***
Ancak...
Geleneksel üslubumuz gereği...
"Spoiler" vermek suretiyle, henüz seyretmemiş...
Ve üstelik de...
Tüm uyarılarımıza rağmen seyretmeye de devam edecek olanların ağızlarının tadını kaçırmak istemediğimiz için...
Kendi anlatımımızı da...
Burada noktaladık...
***
Devamında ne olduğunu bilmediğimiz gibi merak da etmediğimiz filmin geride kalanında siz değerli sinemasever dostlarımızı; fazlasıyla gereksiz bulduğumuzu yinelemek de ısrarcı olacağımız...
Ve en azından bizim açımızdan...
Zaman israfından öte, pek bir şey ifade etmediğini de belirteceğimiz...
141 dakikalık bir bölüm daha bekliyor olacak...
***
Emek verilerek ve benzeri bir örneğine rastlamanızın da asla mümkün olamayacağı; alışılmış "nesir" tarzının dışındaki, yüzyıllar içinde güzel Türkçemize yavaş yavaş sızarak eklemlenmiş Arapça, Farsça ve Avrupa kökenli sözcükler bütününe entelektüel taklaların attırıldığı...
"Irkçılık", "faşizm", "homofobi" ve doğruluğunun bilimsel olarak kanıtlanması imkansız bir metafizikten ibaret olan "inanç övücülük" yahut da "yericilik" içermediği için...
Ezberleri bozan "lirik" bir anlatım dili de benimsenmek yoluyla...
25 - 30 kelimelik Türkçe bilgi haznesinin ötesine geçilerek yazılmış, bir başka "özgün" yorumda yeniden buluşmak dileğiyle...
Yorumların şaka olduğunu düşünmek istiyorum. puan veren arkadaşların 4-5 verdiği filmler ne acaba? Her sahnede gerçekçilik beklentiniz yoksa, bulabileceğiniz en büyük perdede ve en iyi ses sisteminde dsneyimleyin. Sürenin nasıl geçtiğini anlamayacaksınız. Bu yılın net en iyi filmi. Gırgırı, şamatası olmasa, biraz daha ciddi olsa başyapıt olabilirdi.
Toplamda üç saatim ve param boşa gitti. Bu filmi beğenen, öneren sinema eleştirisini de anlayamamak benim eksikliğim olsun. Reziller ötesi bir film. Sakın gitmeyin. Paranız ve zamanınız çar çur olur. Sıradan bir kaçma kovalama, Hollywood aksiyon filmi. Nesi özel, nesi farklı? Öykü mü, gına gelen polis-çete savaşı işte, bildiğin bir öykü. Aksiyon içine serimlenmiş aşk mı, yok o da yok. Beklenmedik şaşırtmalar mı, ondan da eser yok. Di Caprio zavallım filmi taşımaya çalışıyor, dere taş, toprak, tünel demeden oradan oraya saçma sapan bir şekilde savruluyor. Sean Penn harika bir tipleme. Ama o da film sonunda dehşet bir araba kazasından her nasılsa Terminatör misali diriliyor. Yüzlerce inandırıcı olmayan, seyircinin asgari mantığı ve gerçeklik duygusuyla dalga geçen, aslında seyirciyi de keriz yurduna koyan sahnelerle dolu bir film. Mesela Hollywood filmlerinin tipik trükajlarından, araba parkındaki arabalardan birini iki kabloyu birbirine değdirerek marj basarak çalma ordusundan ve güvenlik teşkilatının tüm kovalamacalarından kolaycacık sıyrılıveren bir çetenin macerası. Girişte gösterilen göçmen hakları savunculuğu vs gibi hedefleri olan bu çete aslında filmin her saniyesine yayılan tutarsız bir senaryo ve tiplemelerle sabun köpüğü bir davanın mücadelesini veren bir duruma indirgenmiş. James Bond, Görevimiz Tehlike serileri varken, eee maden aksiyon dedik, fantezi hiç değilse onlarda tavan yapıyor ve daha eğlencelik, onlara harcayın paranızı, bu film boş bir çuval hem de gerçekten bomboş bir çuval.
'Başyapıt' İddiası Büyük Bir Hayal Kırıklığına Dönüştü.
Bu filme 'başyapıt' diyen eleştirmenlerin objektifliğini ciddi şekilde sorgulatıyor. bilete ödediğim ücret ile beraber 2 saatlik zamanımı çöpe attığım bir deneyimdi. Filmin sonunda aklımda kalan tek şey, 'Nasıl bir saçmalık izledim?' sorusu oldu.
Filmin tanıtımda anlatılan 'devrimci' hikayesi ile perdede gördüklerimiz arasında neredeyse hiçbir bağ yok. Tutarlı bir hikaye örgüsünden yoksun; karakterlerin motivasyonları belirsiz, olaylar birbirini mantıklı bir şekilde takip etmiyor. Kaçma-kovalama sahneleri deseniz anlamsız. Özetle Leonardo DiCaprio'nun oyunculuğu bile derinlikten yoksun bu yapımı kurtarmaya yetmiyor.
Tavsiyem reklamlara ve yüksek puanlara kanmayın. Vaktiniz ve paranız kıymetliyse o film bu film değil.
Sinematografi sağlam...oyunculuklar çok iyi...kurgu güzel...bu filmin keyfini IMAX salonunda izleyip tadını çıkarın...olumsuz yorumlara aldanmayın... veya 1 veya 2 puan verilecek bir film değil....gayet iyi bir komedisi var...aksiyon filmi olarak düşünüp gitmek hata olur...tam bir yönetmen filmi...
Beyazperde.com'da gezintiye devam etmek istiyorsanız çerezleri kabul etmelisiniz. Sitemiz hizmet kalitesini artırmak için çerezleri kullanmaktadır.
Gizlilik sözleşmesini oku.