Otoritenin uyum süreci!
Yazar: Banu Bozdemirİlker Çatak imzalı Sarı Zarflar Berlin Film Festivali’nde kazandığı Altın Ayı’dan sonra daha da dikkatleri üzerine çekmeyi başardı. Zaten Öğretmenler Odası ile muhteşem bir filme imza atmıştı, sorunlu işleyen sistemler konusunda iyi bir gözlemci olduğunu söylemek mümkün. Sarı Zarflar 2016 yılında yaşanan darbe girişiminden sonra öncelikli olarak üniversitelerde başlatılan ihraçları, kimliksizleştirme, silikleştirme çalışmaları üzerine yoğunlaşıyor ve sanatçılara kadar uzanan süreci bir çırpıda ele almaya çalışıyor. Zamana yayılan sürecin on gün gibi bir sürede anlatılması ve arada o kadar çok olayın yaşanması filmin alanını kısıtlamış gibi geldi bana. Bir yandan da suyun öte tarafına yani bizim buralara bakınca bu konuda film çeken yönetmenimiz neredeyse yok, politik sinemanın kanatlarında dolaşan yönetmenlerimiz var ama ilk defa bu konu bu kadar ete kemiğe bürünmüş bir halde karşımıza geliyor, Çatak zaten buradan kocaman bir alkışı hak ediyor. Bir yandan da ‘dışarıdan’ bakış açısı ufaktan da olsa hissediliyor filmde. Film Berlin’de çekilmiş, dikkatsiz seyirci burası Türkiye değil sorusunu sorabilir kendisine ama Çatak o konuya da karakteristik bir çözüm bulmuş, İstanbul ve Ankara rolünde Berlin’i izliyoruz. Filmi izlerken Berlin’de düzenlenen basın toplantısında sorulan soru geliyor aklıma, bu film Türkiye’de çekilemez miydi? Bence çekilebilirdi, yani politik olarak destek kalabalıkları oluşturulabilirdi ama burada tercihler ya da zorunluluklar devreye girmiş olmalı. Çünkü genelde ev, tiyatro salonu, sokak gibi alanlarda geçiyor ve Çatak bu mekanları çok iyi kullanıyor, özellikle İstanbul atmosferi yaratmaya çalıştığını söylemek mümkün. (Şimdilerde korku filmi atmosferine dönüştürülen Fikirtepe’ye de bir anma var.)
Bir Film
Akademisyen, oyun yazar ve yönetmeni Aziz ile oyuncu karısı Derya üzerinden hayatları değişen, karmaşıklaşan, kırılan birçok insanın hayatına dokunmaya çalışıyor Sarı Zarflar. Bir tebligatla işlerinden edilen, tüm emekleri çöpe giden, itibarsızlaştırılmaya çalışılan insanların nasıl bir yol izledikleri yönünde bir algı sunuyor. Ama ele alınan çift kesinlikle erken havlu atanlardan. Mücadele kısmını, işlerini geri kazanmak için yapılacaklar listesini erken atlatıyor, daha kişisel dertlerin çemberinde bir an önce düze çıkmaları için yapılması gerekenleri önümüze diziyor. Aziz ve Derya da bu aşamaları kimi zaman ölçülü, kimi zaman çatışmalı bir şekilde çözmeye çalışıyor. Aziz daha güçlü ve kararlı, Derya ise kaynanası ile yaşamasını ve 13 yaşındaki kızları Ezgi’nin dağılan hayatını bahane ederek, bir an önce fabrika ayarlarına, hatta daha ötesine dönmeye çalışıyor. Derya’nın iktidara yakınlığı her daim ifade edilen abisinin maddi ve manevi anlamdaki iş bitiriciliği de filmin devamına ilişkin bazı anekdotlar barındırıyor. Belki de Derya’nın dönüşümüne iyi bir kılıf hazırlıyor. İşte bu dönüşüm çok inandırıcılık içermiyor bana göre. Bir anda abisiyle olan çatışmayı azaltıp, onlara iftar sofrası hazırlamasını ve hatta oruçlu olduğunu söylemesini biraz da ülke içinde yaşanan bir dolu absürtlüğe bir bakış, ironik bir eleştiri çizgisi olarak algıladım. Çatak orada çözülmenin iktidar eliyle en kolay bu şekilde olacağını fısıldıyor bizlere. Kesinlikle haksız değil ama biraz inandırıcılık problemi var orada. Neden kadında yarattı bu çözülmeyi kısmına ise pek takılmadım, sonuçta Aziz’de kendi konfor alanında muhalefet çizgisini sürdürüyor. Arkadaşları Ankara’da daha alternatif çözümler üretirken, işlerine geri dönmenin yolunu ararken, o farklı bir kaçış alanı yaratıyor kendisine. O da bir çözülme aslında. Rojda’nın onlara yaptığı eleştiri bugünlerde anlamını biraz yitirse de, hep mücadelenin içinde olan Kürtlerin kendi alternatif dünyalarını yarattığı gerçeğini yadsıyamayız! Ele geçirilmiş, ortaya iddialı bakışlar atan menajer kimliğiyle de işin başka bir kısmına el atmış Çatak. Oyuncuyu dönüştürme gücü menajere aittir bakış açısıyla, sanatçının giriştiği ikilem de böylece ele alınmış oluyor. İktidar elindeki her şeyi alıp, seni kendi sınırları içindeki algıya teslim etmeye çalışır, teslim olmak ya da olmamak sana kalmış diye de bitiriyor Çatak… Filmin sonunda da bu noktayı üstüne basarak gösteriyor ve karavanın üst penceresinden yıldızlara bakan Aziz’in de pes etme sınırlarına yaklaştığını fısıldıyor bizlere! Belki de Aziz yıldızlara bakarken şu şarkıyı fısıldıyor: ‘memleket mi, yıldızlar mı gençliğim mi daha uzak’.
Film politik alt metnini hikayeye çok iyi uyumlandırıyor ve aile içindeki kırılmayı en soft haliyle ortaya koymayı başarıyor. Politik bir dramın üstüne, gerilimli bir atmosfer kurmayı da başarıyor. Zaten Çatak’ın yönetmenlik bakış açısı çok iyi. Gerek kalabalık, gerekse tekli sahnelerde hissiyatı geçirmek konusunda çok başarılı. Bunlara harika oyunculuklar da eklenince film tüm bu yaşanan ayrıştırmaları bünyesinde toplamayı başarıyor. Tansu Biçer ve Özgü Namal gerçekten de çok iyi, filmin duygusunu sırtlanıp götürüyorlar. Sadece zamana yayılan süreci, kısa bir aralıkta anlatmaya çalıştığı için biraz anlam kayması yaşatıyor diye düşünüyorum, onun dışında her şey iyi! Olaylar ülkemizde yaşansa da otoriteye karşı evrensel bir mesajı olduğu yadsınamaz!