Hamnet
BEYAZPERDE ELEŞTİRİSİ
5,0
Kusursuz!
Hamnet

“Olmak ya da Olmamak, İşte Bütün Mesele Bu”

Yazar: Onur Kırşavoğlu

Son 10 yılın en iyi birkaç yönetmeninden biri olan Chloé Zhao’nun yönettiği Hamnet (2025), nihayet vizyonda! Senarist olarak Zhao’ya eşlik eden Maggie O’Farrell’ın aynı adlı romanından uyarlanan, tarihsel bir figürü merkezine almaktan bilinçli biçimde kaçınan, bunun yerine kaybın, yasın ve anneliğin sessiz ama yıkıcı etkilerini odağına alan film, 16. yüzyıl İngiltere’sinde geçiyor ve Shakespeare ailesinin hayatını, özellikle de Agnes’in gözünden anlatıyor. Başrolde Agnes karakterine Jessie Buckley hayat verirken, William Shakespeare rolünde Paul Mescal yer alıyor. Filmde ayrıca genç Hamnet’i canlandıran Jacobi Jupe ve Judit performansıyla yer alan Olivia Lynes çocuk oyuncular olarak harika işler çıkarıyorlar. Bu isimler dışında, uzun bir süre sonra karşımıza sağlam bir rolle çıkan Emily Watson, Joe Alwyn, David Wilmot, Noah Jupe ve Bodhi Rae Breathnach önemli rollerde yer alıyor. Zhao’nun sinemasına aşina olanlar için Hamnet, yönetmenin doğa, zaman ve insan ruhu arasındaki kırılgan ilişkiyi en rafine haliyle işlediği filmlerden biri olarak zihinlerdeki yerini alacak.

Focus Features

Hamnet, biyografik bir anlatı olmayı reddederek başlıyor ve Zhao, ilk dakikadan fark yaratmayı başarıyor. Film, Shakespeare’i merkezine almıyor, onu çoğu zaman kadrajın kenarında, hatta bazen tamamen dışında bırakıyor. Bunun yerine anlatının kalbinde Agnes var. Zhao’nun kamerası, tıpkı The Rider ve Nomadland’de olduğu gibi, büyük dramatik anları vurgulamak yerine, gündelik hayatın küçük kırılmalarına odaklanıyor. Bu tercihle birlikte film, yasın ani bir patlama değil, zamana yayılan, bedende ve hafızada sessizce kök salan bir deneyim olduğunu hissettiriyor.

Agnes karakteri, klasik dönem dramalarında görmeye alıştığımız “güçlü kadın” kalıplarının da ötesine taşınıyor. O, doğayla iç içe yaşayan, sezgilerine güvenen, çevresindeki dünyayı kelimelerden çok hislerle algılayan bir figür. Jessie Buckley’nin performansı burada filmin taşıyıcı kolonu. Buckley, acıyı bağırarak ya da gözyaşlarıyla değil, bakışlarındaki boşluk, bedeninin yavaşlaması ve sessizlikle kurduğu ilişki üzerinden oynuyor. Bu, seyirciden de aktif bir katılım talep eden bir performans. Çünkü film, duyguları açıklamak yerine onları sezdiriyor ve derinden hissettiriyor. Paul Mescal’in Shakespeare yorumu da Buckley kadar olmasa da önemli. Çoğu zaman evden uzakta olan, kelimelerle dünyayı dönüştürebilen ama en yakınındaki kayba karşı çaresiz kalan bir adam için son derece ölçülü ve soğuk bir performans sunuyor. Çocuk oyuncular bir harika ve Emily Watson az ama öz bir karaktere, aynı derinlikle hayat veriyor. Onu ve iyi bir performansını özlemişiz.

Zhao’nun sinemasının alametifarikası olan doğa-insan ilişkisi Hamnet’te de belirleyici adeta. Doğa burada bir fon değil, anlatının canlı bir parçası. Yönetmen, yasın sadece zihinsel bir süreç değil, fiziksel ve çevresel bir hal olduğunu anlatıyor. Kaybın ardından dünya aynı kalır ama karakterin o dünyayla kurduğu bağ geri dönülmez biçimde değişir. Filmin anlatı yapısı zor ama büyüleyici. Zaman, tıpkı yas sürecinde olduğu gibi sanki bükülüyor, tekrar ediyor ve parçalanıyor. Bu yapı, izleyiciyi konfor alanından çıkarıyor. Çünkü film, bir “iyileşme” hikayesi sunmaz. Acının geçmesini değil, onunla yaşamayı anlatır. Elbette, bir acının nasıl bir edebi esere dönüştüğü ve nasıl ölümsüzleştiğini de olabilecek en sert ve şiirsel biçimde peliküle aktarır. Film, sanatın kayıpla kurduğu ilişkiye dair didaktik cümleler kurmaz; bunun yerine, bir boşluğun zamanla bir metne, bir hayalete ve bir oyuna dönüşmesini sessizce izletir. Hamlet’in doğuşu burada bir “ilham anı” olarak değil, bitmeyen bir yasın yankısı olarak resmedilmektedir.

Sinematografi, filmin duygusal etkisini katmanlandıran en önemli unsurlardan biri. Geniş planlar ile karakterlerin yalnızlığı vurgulanırken, iç mekanlarda kullanılan doğal ışık, zamanın akışını neredeyse dokunulabilir hale getiriyor. Kamera çoğu zaman sabit ya da ağır hareketli; bu da seyircinin kaçmasına izin vermiyor. Zhao, hızlı kurgu ya da dramatik numaralardan özellikle kaçınıyor ki filmografisinin tamamı zaten böyle anlardan oluşuyor. Müzik, sahnelerin önüne asla geçmiyor, adeta nefes alıp veri gibi ve onları yüceltiyor. Tıpkı finaldeki Max Richter bestesi "On The Nature of Daylight" gibi. Sinema var olduğundan beri tarihe geçen bestecilerin şaheserleri karşımıza sıklıkla çıkmış, onlarca filme katkı sunmuştur. Artık Richter imzalı bu parça da aynı seviyeye ulaştı. Daha şimdiden 5-6 başyapıtta işitme şansı bulduk ve sinema var oldukça da işitmeye devam edeceğiz gibi görünüyor.

Filmin finali, son yıllarda ana akım ve arthouse sinemada nadiren rastlanan bir cesarete sahip ve sanırım sinema tarihinin en iyi finallerinden biri. Katharsis sunmayan, kapanış yapmayan ve direkt açıklamayan bir final! Bunun yerine, Agnes’in acıyla kurduğu ilişkinin yeni bir form aldığını sezdirmeyi tercih ediyor. Bu sahne, sadece karakterin değil, izleyicinin de iç dünyasında yankılanan bir boşluk bırakıyor. Tam da bu nedenle film, salonu terk ettikten sonra bitmez; aksine, asıl o anda başlar. Sinema sanatı diğer bütün sanat dallarını da içinde barındıran bir sanattır ve haliyle de 7. sanattır. Bu betimlemeyi şimdiye kadar en çok hissettiren finallerden biri de budur.

Hamnet, herkes için kolay bir seyir deneyimi değil. Sabır ister, dikkat ister ve duygusal olarak açık olmayı talep eder. Ancak karşılığında sunduğu şey, sadece bir film izleme hissi değil, bir duygu halidir. Chloé Zhao, insan ruhunun en kırılgan anlarını büyük laflara başvurmadan anlatabilen nadir yönetmenlerden biri olduğunu bir kez daha kanıtlar. Terrence Malick sinemasıyla kurulan akrabalık, burada bir öykünme değil, benzer bir duyarlılığın farklı bir coğrafyada ve zamanda yankılanması gibidir. Sonuç olarak Hamnet, kaybın sanata, anneliğin bir mitosa ve sessizliğin en güçlü anlatım biçimine dönüşebileceğini gösteren, sarsıcı ama zarif bir film. İzleyicisini etkilemekle yetinmeyip onu dönüştürmeyi hedefleyen bu yapım, 2025 yılının değil, son yılların sinema hafızasında uzun süre kalacak en güçlü deneyimlerinden biri. Bu, “iyi yapılmış” bir film değil, sinemanın neden var olduğunu hatırlatan nadir anlardan biri.

Daha Fazlasını Göster