“Bir Hatanın Gölgesinde İkinci Şans”
Yazar: Onur ÇakmakEdebiyat dünyasında 20 milyondan fazla satış rakamına ulaşan ve Time dergisi tarafından dünyanın en etkili insanlarından biri seçilen Colleen Hoover, It Ends With Us (2024) ve Regretting You (2025) ile başlayan beyaz perde yolculuğunu, bu kez sadece yazar değil senarist koltuğuna da oturarak taçlandırıyor. Başrolü için önce Mikey Madison’a gidilip reddedilmesiyle rotasını Maika Monroe’ya çeviren yapım, aslında bir nevi bu zorunlu değişiklikle Kenna karakterinin kırılganlığını ve deyim yerindeyse küllerinden doğuşunu Monroe ile tam on ikiden vurmuş.
Universal Pictures
Filmin merkezinde, sevgilisinin kaybıyla sonuçlanan, yaptığı affedilemez görünen bir hatanın bedelini 7 yıllık hapis hayatıyla ödemiş, ancak vicdan mahkemelerinde, deyim yerindeyse müebbete mahkum edilen Kenna Rowan var. Kenna, tıpkı Sefiller’in Jean Valjean’ı gibi yasaların kestiği cezayı tamamlamış olsa da toplum nezdindeki "görünmez sarı pasaport" nedeniyle her kapıdan kovuluyor. Sabıkasından ötürü iş bulamaması ve bir süpermarkette kasiyerliğe (geçmişine) sığınması, Valjean’ın bitmek bilmeyen kaçışının modern bir izdüşümü gibi.
İngiliz yönetmen Vanessa Caswill, Hoover’ın hikayesini yer yer "cheesy" (klişe) romantik türüne doğru çekiyor gibi görünse de filmi gözleri perdenin üzerinde tutan bir tempoda tutmayı başarıyor. Film, ilk bakışta “Ledger” harici başat kadın karakterleriyle teknik olarak Bechdel testinden geçer not alır mı diye düşündürüyor ancak Kenna-Ledger ilişkisi çok merkezde. Yine de Kenna, Grace (Lauren Graham), Diem (Zoe Kosovic), Diana (Monika Myers) ve hatta Amy (Lainey Wilson) gibi görünürlükleri ve duygusal ağırlıklarıyla filme belirgin bir katman açan karakterlere sahip. Temasını oluşturan aşkı, ikinci şansı ve beraberinde açılan fazları örneğin bir Haneke sineması kadar derinlemesine ve sarsıcı irdelemiyor belki ama geniş açılı Wyoming çekimlerinin de yardımıyla izleyiciyi hikayenin içine usulca davet ediyor ve bunu boğmadan yapmayı beceriyor.
Odağındaki konuyu anlatma yetisi yanında oyunculuklar özelinde de yapım tatmin edici. Kenna’nın, sevgilisi Scotty’yi (flashbacklerde Rudy Pankow’u görüyoruz) kaybetmenin yasını, kızı Diem’e duyduğu özlemle harmanlayarak başarılı bir performans sergiliyor. Anlatının üç sacayağından biri olan Ledger’a Tyriq Withers hayat veriyor. Eski bir NFL oyuncusu olan Ledger, üzülmeyi, kaybın nasıl taşınacağını, yasın nasıl yaşanacağını ve sevgi karşısında ne yapacağını bilen bir erkek prototipiyle bir kadın hikayesinin içinde önemli bir konumda. Omuz sakatlığıyla biten kariyerinin ardından açtığı mahalle barı ve içinde aile olmayı düşlediği yarım kalan kır evi, aslında Kenna ile tamamlanacak olan hayatının inşası gibi.
Scotty’in ebeveynleri ve kaza sonrası Kenna’nın yokluğunda Diem’in bakımını üstlenen Patrick (Bradley Whitford) ve Grace, oğullarının yasını biraz da torunlarına duydukları koruma kalkanı altındaki sevgiyle aşıyor. Kenna’ya karşı takındıkları sert tutum, onları kötü değil, "yaralı" kılıyor. Grace-Kelly arasındaki sınırlı diyaloglar filmin duygusal çıtasını yükseltmeye yetiyor. Bir parantez de Monika Myers’a açmak gerek. Kanada’nın Down sendromlu ilk profesyonel mankeni olan Myers, Diana karakteriyle Kenna’nın kasabada yargılanmadan kabul gördüğü yegane liman olarak akılda kalıcı bir performans ortaya koyuyor.
Kenna ve Ledger arasındaki o gizli ama derin çekim, vicdani bir açmazın içinden filizlenen saf bir aşkın portresi. Reminders of Him, finalinde damakta hoş bir tat bırakırken izleyicinin zihnine belirgin sorular da ekiyor: Bir trajedi söz konusu olduğunda, hikayeyi iki taraftan da tam anlamıyla dinlemeden kurulan mahkemeler ne kadar adildir? İkinci bir şansı kim, hangi koşulda hak ediyor?