Kaybolurken kaybolmak!
Yazar: Banu Bozdemir62. Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde izlediğimiz, usta oyuncu Yıldız Kültür’e En iyi Yardımcı Kadın Oyuncu ödülü kazandıran ve Ensar Altay’ın ilk uzun metrajlı filmi olan Kanto geleneksel bir aile yapısı içinde yaşanan tökezlemeleri vicdan ve kayıp duyguları öznelinde anlatıyor. Tabii bir yandan da aile bağları ve kişisel özgürlük kavramlarının çatışması da var; bunu filmin başlarında bir nevi çalışmak isteyen Sude’yi cezalandırır gibi yapması ayrı bir soru işareti. İlyas ve Sude’nin sorunsuz giden evlilik hayatı, İlyas’ın annesinin eve gelmesiyle bozuluyor. Erkek işine gitmeye devam ederken, annesinin sorumluluğunu karısı Sude’ye devrediyor. Normalde uyumlu, karısı ve çocuklarıyla iyi ilişkiler içinde olan İlyas, annenin gelişiyle kontrolünü kaybetmeye başlar, hem kendi içinde hem de ailesi üzerinde. Sude’nin çalışma isteğine karşı çıkması, yıllarca bastırılan erkekliğin geri gelişini tetikliyor ve annesinin de varlığıyla güç ve otoriteyi baskıcı unsur olarak kullanmaya başlıyor.
Ensar
Anne, karı koca çatışmasında suçu daha çok gelinine atıyormuş gibi görünse de, cezalandırılan oğuldur aslında ve anne bu karmaşanın ortasında bir anda ortadan kaybolur… Film bu noktadan sonra başka bir boyuta (mistik) geçiyor, Sude ve Saliha arasında bir kaçma kovalamacaya dönüşüyor. Bu süreç çözüme ulaşmaktan çok bir dönüşüm ve boşluk hikayesi yaratıyor. Rollerin değiştiği algısını yaratan filmde her şey belli bir ölçülülükten nasibini alıyor!
Film bu noktada İlyas’ı geri plana atıyor, suçluluk, vicdan ve boşluk duygusunu yine Sude’ye yükleyerek onu bir arayış sürecine sokuyor. Bu bir yandan da çalışmak istediği için suçlanan Sude’yi aklama ve anlama sürecini de başlatıyor. Sude kendi vicdanının sesini dinlerken, yaşlı kadının cezalandırma sisteminin de kurbanı oluyor. Yaşlı bir kadının bulunamama hali, bulunmamak isteğiyle özdeş bir durum. Yönetmen Kodukushi belgeselinden ilham aldığını vurguluyor, benim de aklıma Narayama Türküsü geliyor. Yaşlılık her daim toplumda yük olarak algılanan bir durum, hatta günümüzde daha da ayyuka çıktığı aşikar! Beraber yaşama kültürünün yok olduğu, herkesin çekirdek aile formunu aldığı günümüzde Kanto, yaşlı bir kadının izini sürerek bir nevi hayalet algısı yaratıyor. Sadece itirazım bunu Sude’ye yüklemesi. Bir yandan da kadının vicdanına sahip çıkması, erkeği geri planda bırakması da takdir edilesi bir şey! Tabii her şeyi sırtlamak zorunda kalan kadının durumuna bir sahip çıkma da diyebiliriz buna!
Kanto’nun güçlü olduğu an, toplumsal olanın kişisel çıkışlarla aranması hatta çözüme kavuşturulmaya çalışılması oluyor. İlyas annesinin kaybını kendisini hala denetlemeye devam eden baskı mekanizması olarak kabul ediyor ve kendisini pasif bir bekleyişe alıyor. Annesinin geri geleceğini umut eden bir ihtiyaca hazırlıyor kendisini, belki de çocukluk korkuları hücum ediyor tüm davranışına.
Film annenin kaybından itibaren bizi gizemli, belirsiz, tam bulmuşken kaçırdığımız bir yolculuğa çıkarırken, anneyi de elimizden hızlıca kayıp giden başka bir değer olan doğayla, ağaçlarla özdeşleştiriyor. Tabiat ana kendi kaybıyla birlikte birçok değeri içinde saklarken, bir yandan da potasında eritiyor. Sude her eli boş döndüğü arayış yolculuğunda biraz daha aydınlanıyor, doğaya yaklaşıyor ve filmin büyülü gerçeklikle olan mesaisi artarak devam ediyor. Altay’ın filmi klasik aile hesaplaşmasından farklı bir yere taşıması, bir bulunamazlık fanusunda herkesi kendi değerleriyle sorgulatması takdire şayan!