Bacaklarım Olsaydı Seni Tekmelerdim
BEYAZPERDE ELEŞTİRİSİ
3,5
İyi
Bacaklarım Olsaydı Seni Tekmelerdim

Annelik ve Delilik Arasında Bir "Kıyamet" Provası

Yazar: Hande Kara

Yönetmen Mary Bronstein, Safdie kardeşlerin o maskülen, suç odaklı kaosunu alıp, çok daha evrensel ve korkutucu bir yere; ev içi deliliğe ve annelik tükenmişliğine taşıyor. Film, sadece bir kadının kötü geçen haftasını değil, modern ebeveynliğin ve çöken sağlık sisteminin de röntgenini çekiyor. "Bacaklarım Olsa Seni Tekmelerdim", hayatı hem mecazen hem de kelimenin tam anlamıyla başına yıkılan bir terapist ve anne olan Linda'nın hikayesini anlatıyor.

Bronstein, filmi adeta bir korku filmi grameriyle çekmiş. Ancak buradaki canavar bir hayalet değil; hasta bir çocuk, ilgisiz bir koca, sigorta şirketleri ve su tesisatçıları. Linda'nın kızıyla olan ilişkisi, çocuğun yüzünün filmin sonuna kadar gösterilmemesi gibi radikal bir reji tercihiyle veriliyor. Bu durum, çocuğu bir "birey" olmaktan çıkarıp, Linda'nın hayatını emen soyut bir "sorun yumağına" dönüştürüyor. Seyirci olarak siz de Linda gibi, kaynağını tam göremediğiniz bir sesin tacizi altındasınız. Linda'nın hasta kızının sesi, film boyunca kesilmeyen bir siren gibi. Ağlamalar, inlemeler, mızmızlanmalar... Yönetmen bu sesi o kadar yükseltiyor ki, Linda bir başkasıyla konuşurken o sesi duymamak için biz de seyirci olarak çaba sarf ediyoruz. Bu, Linda'nın zihnindeki "susmayan anne suçluluğunun" sonik karşılığı. Robert Altman filmlerini andıran "üst üste konuşma" tekniği burada zirve yapıyor. Ses tasarımı o kadar yoğun, diyaloglar o kadar üst üste biniyor ki, filmin ortasında "Yeter artık, biri şu kadına bir bardak su versin!" diye bağırmak istiyorsunuz. Bu bilinçli bir tercih olsa da, herkesin kaldıracağı bir tarz değil. Doktorlar tıbbi terimler sayarken, Linda sigorta şirketiyle telefonda kavga ediyor, aynı anda arka planda bir televizyon sesi duyuluyor. Bu kakofoni, modern hayatın "multitasking" yalanının çöktüğü anı simgeliyor.

Filmin görüntü yönetmeni Sean Price Williams, kamerayı Linda’nın yüzüne o kadar yaklaştırıyor ki, karakterin gözeneklerini, ter damlalarını ve gözlerindeki kılcal damarları görmek zorunda kalıyoruz. Geniş açı yok, çünkü nefes alacak alan yok. Hastane koridorlarının soluk yeşili, motel odalarının kirli sarısı ve Linda’nın evindeki o loş, boğucu grilik... Görsel dünya, karakterin iç dünyasının birebir yansıması: bulanık, kirli ve odaklanamayan bir zihin.

Rose Byrne, Linda rolünde sadece "yorgun bir anne"yi oynamıyor; o, kontrolünü kaybetmek üzere olan bir entelektüeli canlandırıyor. Linda bir terapist. Yani işi insanları dinlemek ve çözmek. Ama kendi hayatı çözümsüz. Byrne, bu ironiyi müthiş bir fiziksel performansla veriyor. Elleri titriyor, gözleri dalıp gidiyor, ani öfke patlamaları yaşıyor ve hemen ardından profesyonel maskesini takmaya çalışıyor. Linda karakteri ile, gözlerinin altındaki torbalardan titreyen ellerine kadar o kadar gerçekçi bir "tükenmişlik" sergiliyor ki, onun performansını izlemek bazen fiziksel olarak acı veriyor. Oscar adaylığı konuşuladursun, bu rol onun zirvesi. Ancak tek şanssızlığı Hamnet'ten Jessie Buckley ile aynı yıl aday gösterilmiş olması.

If I Had legs I'ld Kick You A24
If I Had legs I'ld Kick You

Karşısındaki Conan O'Brien seçimi ise dâhice. Amerika'nın en komik adamlarından birini, Linda'nın kendi terapisti olarak, son derece soğuk, mesafeli ve neredeyse "beceriksiz" bir rolde izliyoruz. O'Brien'ın o tanındık yüzü, söylediği o boş cümlelerle birleşince, terapinin bile bir tüketim ürününe dönüştüğü gerçeğini yüzümüze çarpıyor.

Ve A$AP Rocky... Motel görevlisi James rolünde filmin kaotik enerjisine tuhaf bir sakinlik katıyor. Bu kadar alakasız ismin aynı kadrajlarda bu kadar iyi görünmesi, yönetmen Bronstein'ın başarısı.

Film, toplumun annelere yüklediği "her şeye yetişmelisin" baskısını bir giyotin gibi kullanıyor. Linda hem hastalarını iyileştirmeye çalışıyor hem de kendi çocuğunu hayatta tutmaya. Tavanın çökmesi, sadece bir tesisat sorunu değil; Linda'nın "çatı" olma vasfını yitirmesinin, korunaklı dünyasının delinmesinin en net metaforu. Ancak film, Linda'yı bir azize olarak da çizmiyor. O da hatalı, o da bencil ve o da bazen sadece kaçıp gitmek istiyor. Filmin adı da buradan geliyor aslında; çaresizliğin getirdiği o saf, çocuksu öfke: "Bacaklarım olsaydı seni tekmelerdim."

If I Had Legs I'd Kick You, anneliğin kutsallığı masalını alıp, onu bir motel odasında parçalara ayıran cesur bir iş, izleyip kenara koyacağınız bir film değil. Sizi yoran, hırpalayan ama günün sonunda tuhaf bir katarsis yaşatan bir deneyim. Annelik mitini kutsallaştırmadan, tüm çirkinliği, çaresizliği ve öfkesiyle perdeye yansıtıyor.

Hande Kara

Daha Fazlasını Göster