Kopma Noktası
BEYAZPERDE ELEŞTİRİSİ
3,0
Ortalama
Kopma Noktası

Dead Man’s Wire

Yazar: Tuğçe Madayanti Şen

Dead Man’s Wire, Gus Van Sant’ın 1970’lerin medya çağını bugünün politik iklimiyle konuşturmaya çalıştığı bir dönem gerilimi. Film, açık biçimde Dog Day Afternoon ve Network gibi yapımların açtığı hatta yer almak istiyor. Nedir o? Medyanın suçla kurduğu simbiyotik ilişki, sıradan bir adamın sistem karşısındaki çığlığı ve bu çığlığın kameralar aracılığıyla mitolojiye dönüşmesi. Van Sant burada yalnızca yavaş bir gözlemci değil; 70’ler Amerikan sinemasının görsel diline bilinçli biçimde yaslanıyor. Zoom’lar, uzun odaklı lensler, elde kamera hissi veren hafif titreşimler ve kadraj içi boşluk kullanımı, dönemin televizyon estetiğini çağırıyor. Kamera çoğu zaman karakterin yüzüne yapışmak yerine mekânla birlikte düşünüyor; stüdyo ışıkları, kablolar, mikrofonlar kadrajın parçası hâline geliyor. Bu tercih, krizi bir psikolojik dramdan çok bir medya olayı olarak konumlandırıyor.

Dead Man’s Wire elevated films
Dead Man’s Wire

Gerçek Bir Olayın Gölgesi

Hikaye, 8 Şubat 1977’de Indianapolis’te yaşanan gerçek rehine krizine dayanıyor. Tony Kiritsis, bir ipotek şirketi yöneticisini, boynuna bağladığı “dead man’s wire” düzeneğiyle rehin alır. 60 saati aşan kriz boyunca televizyon ve radyo yayınlarına bağlanarak ekonomik sistemin kendisini nasıl ezdiğini anlatır. O an, bir suç eylemi ile medya gösterisi arasındaki çizgi silinir. Film, olayları büyük ölçüde Kiritsis’in perspektifinden anlatmayı seçiyor. Bu tercih bilinçli: izleyici, sistem tarafından dışlandığını düşünen bir adamın zihnine hapsediliyor. Fakat burada kritik bir problem var. Film, Kiritsis’in öznel anlatısını yeterince sorgulamıyor. Onu bütünüyle haklılaştırmıyor belki, ama alternatif bir bakış açısını da güçlü biçimde kurmuyor. Gerçek vakada Kiritsis’in gerçekten sistem mağduru mu yoksa paranoyak bir figür mü olduğu hâlâ tartışmalıdır. Film ise bu muğlaklığı dramatik bir gerilim alanına dönüştürmek yerine, çoğu zaman tek kanallı bir öfke anlatısına yaslanıyor. Bu da anti-kahramanı karmaşıklaştırmak yerine bulanıklaştırıyor.

Anti-Kahraman mı, Boşluk mu?

Bill Skarsgård, Kiritsis’in hem kırılgan hem tehditkâr yanlarını aynı bedende taşımaya çalışıyor. Oyuncu, karakterin zihinsel dağınıklığını başarıyla yansıtıyor; ancak senaryo, bu performansın üzerine inşa edilebileceği dramatik katmanları sunmuyor. Sonuçta ortaya çıkan figür ne tam anlamıyla trajik ne de politik olarak sarsıcı. İzleyici empati kurmak ile mesafe almak arasında askıda kalıyor. Rehine rolündeki Dacre Montgomery ise neredeyse işlevsel bir nesneye indirgenmiş. Oysa kriz sinemasının gücü, iki taraf arasındaki psikolojik satrançtan gelir. Burada o satranç yeterince kurulmamış. Çok kısa bir rolde görünen Al Pacino, ekrana geldiği an filmin nabzını yükseltiyor. Ancak bu enerji kalıcı bir dramatik dönüş yaratmaya yetmiyor; daha çok bir hatırlatma gibi duruyor: 70’lerin öfkesini gerçekten taşımak için yalnızca referans yetmez.

Medya ve Irk Katmanı

Filmin en güçlü damarlarından biri, Colman Domingo’nun canlandırdığı radyo DJ’i karakteri. Kiritsis’in ona duyduğu hayranlık, medya figürleriyle kurulan tek taraflı bağları görünür kılıyor. Beyaz bir failin siyah bir medya figüründe meşruiyet araması, dönemin ırksal ve kültürel gerilimlerini incelikli biçimde açığa çıkarıyor. Bu hat, filmdeki en güncel ve en keskin tartışma alanı. Keşke senaryo bu ilişkiyi daha da derinleştirseydi.

Film, kurumsal yapıları, polis, FBI, finans şirketleri, güven veren mekanizmalar olarak değil, kriz karşısında sertleşen ve şiddete meyleden aygıtlar olarak gösteriyor. Ancak burada da ton zaman zaman tek yönlüleşiyor. 1970’lerin ekonomik durgunluğu, mortgage krizlerinin öncül evreleri ve finansal güvensizlik atmosferi arka planda hissediliyor. Fakat bu tarihsel çizgi dramatik olarak örülmek yerine ima düzeyinde kalıyor. Film, kapitalizm eleştirisine niyet ediyor; ancak bunu karakterlerin eylemleri üzerinden somutlaştırmakta zorlanıyor.

Atmosfer Var, Gerilim Yok

Prodüksiyon tasarımı ve dönem rekreasyonu son derece başarılı. Kostümler, analog yayın estetiği, telefonlar, stüdyo ışıkları… 70’lerin medyatik kaosu inandırıcı biçimde kurulmuş. Ses tasarımında diyalogların ortam gürültüsüyle yarışması bilinçli bir tercih; seyirciyi kriz anının içine itiyor. Ama tüm bu teknik başarı, dramatik eksikliği telafi etmiyor. İkinci perde belirgin biçimde yavaşlıyor. Film, rehine krizinin tekrar eden ritmine sıkışıyor ve psikolojik derinlik yerine durgunluk üretiyor. Sonuç olarak, Dead Man’s Wire, ilginç bir tarihsel olaydan yola çıkan bir deneme. Belli ki anti-kahraman anlatısını yeniden düşünmek istiyor; medyanın suç üretme kapasitesini sorguluyor; sistemi mercek altına alıyor. Ancak Van Sant’ın mesafeli estetiği ile hikâyenin talep ettiği dramatik yoğunluk arasında çok ciddi bir uyumsuzluk var. Film ne tam anlamıyla politik bir manifesto olabiliyor ne de sarsıcı bir karakter trajedisi. Geride kalan şey, etkileyici bir atmosfer ve yarım kalmış bir potansiyel. 70’lerin öfkesini hatırlatıyor ama onu bugüne taşıyacak ateşi tam olarak yakamıyor.

Daha Fazlasını Göster