Kentin Tanrıları Şiddetin kol gezdiği bir coğrafyadan, şiddet üzerine çarpıcı karelerin resmedildiği, insanların hayata gözlerini açtıkları ilk andan itibaren kendilerini ölmek ile yaşamak arasında bir seçim ile karşı karşıya buldukları ve kanıksanan yok edişler ile yok oluşların estetik bir suretinin perdeye yansıtıldığı bir film ile karşı karşıya bırakıyor Brezilya? lı yönetmen Fernando Meirelles bizleri. 2002 yapımı Cida De Deus, ötekilerin hayatına kapı aralıyor; ezilmişlerin, yokluğa savrulmuşların, hor görülüp yok sayılmışların dünyasına, ışık tutuyor. Bir birinden hüzünlü insan hikayelerine daldırıyor bizleri, her seferinde yitip gidenlerin ardından donuk yüzlerin ifadesiz suretiyle buluşturuyor; acılı yürekleri dağlarcasına tüketilen yaşamların gölgesinde bunu yapıyor, sancısı perdeye yansıyor kana karışan sokakların ve kentin tanrıları ile izleyiciyi tanıştırıyor, çokça sıcak gülüşlerin kıyısında ama bir o kadarda, soğuk bedenlerin arasında.Hikayemiz Brezilya'nın suçla yoğrulmuş küçük bir yerleşim yerinde geçiyor. Medeniyetten izlerin olmadığı, insanların geri bırakılmışlıklarının içinde debelendikleri bir yerde başlıyor her şey. Bu yer, cehenneme eş bir yeryüzü hapishanesi gibi içinde esir ettiği ruhları adeta köle ederek kendine, yavaş yavaş sindiriyor içlerindeki en ufak merhamet duygularını. İnsanlığın emarelerinin görülmediği, sonlandırılan hayatların hiçbir değer ifade etmediği, duygunun ve sevginin yozlaştığı bir kentte, mahkum olan insanların çaresiz kıyımları sürüp gidiyor, hissizce. Her şey bir çocuğun tanıklığında gerçekleşiyor. Onun gözlerinden görülüyor ve dudaklarından sarf edilen sözcükler ile şekilleniyor, trajikomik hayatların hikayesi. Bu hikayede bir birinden farklı karakterler yer ediyor zihnimizde. İlk adım olarak kahramanımızın çocukluğundan başlanıyor. Tanrı kentli üç gencin öyküsü start alıyor; acıyla, ölümle, kanla, öfkeyle, korkuyla ve pişmanlıkla sarmalanan. Yoksulluğun pençesinden kurtulmak isteniliyor ve bu uğurda yasa dışılığa sığınıp suç işleyerek zengin olma hayalleri kuruluyor. Aynı sonla noktalanıyor hayaller ve her biri başka yerlere savruluyor. Kahramanımızın anlatımıyla hikayedeki diğer hayatlarda nefes buluyor sırasıyla. Hepsinin tek ortak noktası, silaha taparcasına düşkün olmaları ve şiddeti gölgeleri yaparak hayatlarının ayrılmaz bir parçası kılmaları. İç içe geçmiş sokakların, örümcek ağı gibi sarıldığı zehir ile işgal edilmesi, umutların akıp giden zaman ile birlikte yavaş yavaş sona seyretmesi, verilen kurtuluş çabalarının sonuçsuz kalması akabinde yaşanılan ve yaşatılan acılar, her şey ile tanrı kentin dramını içinde barındıran yaşanmışlıkları ve yaşanacakları haber veriyor. Kamera yine kahramanımıza dönüyor ve karşımızda, ergen hali beliriyor. İdealleri olan, okuyan ve kendini suçtan ve şiddetten sakınmayı başaran ?Roket?, fotoğrafçı olma arzusu ile yanıp tutuşan bir genç adam olmuştur artık, hikayenin kötü adamlarıyla bağı vardır ve her biri ile hayatının farklı devrelerinde tanışmıştır. İyiliğin simasında vücut bulduğu gövdedir o, ruhunu korumayı bilmiş ve kendini, tanrı kentin insanı kendine hapseden yapısından sakınmayı başarmıştır. Siyahi bir melektir adeta, olanca kötülüğün ve şeytani düşünüşün arasında benliğini yok olmaktan korumuş ve yok edişlere direnmiştir. Hayatın seçimler üstüne kurulu yapısını iyi kavramıştır, seçimlerini doğrudan yana yapmış ve mükafat olan idealine kavuşmuştur. Derken bir başka hikaye ile karşılaşırız; iyi ile kötünün, eksi ile artının hikayesidir bu. Çocukluk halleri ile başlar öyküleri, birkaç karede yer bulan gelecekteki suretlerinin öngörüsü ile bugüne bağlanıverir, hayat hikayeleri. Bir birlerinden çok farklıdırlar, birsinin içinde insanlık kalmamıştır; güç, para, iktidar ve kan tüm benliğini kaplamıştır.Diğeri ise insan yanını korumuş ve bağışlama ile hoş görüyü içinde muhafaza ederek, kötü suretin ters yüzü olmuştur. Kaderleri ikisine de aynı oyunu oynamıştır, ayrı sahnede ve ayrı dekorlar içinde fakat aynı son ile perde, bir daha açılmamak üzere bu iki dostun üstünü ansızın kaplamıştır, tanrı kenti de kapladığı gibi.Şiddetin tüm çıplaklığı ile sunulması ve bunun olanca gerçeklik katılarak yapılması, bir başka şiddetin yüceltildiği ve göze sokulduğu eser olan Natural Born Killers ile aralarında doku uyuşmasını beraberinde getirerek, aynı kıtanın farklı ülkelerinin, yaşadıkları bireysel ve toplumsal cinnetin suretine bir bakış atmamıza olanak sağlamaktadır. Oliver Ston'nun Katil Doğanlar'ında, toplumun içinde yer eden iki bireyin etrafında şekillenen suç örgüsü işlenirken, Tanrı Kent'te bir bütünü oluşturan yani, bireysel değil toplumsal merkezli bir suç örgüsüyle karşı karşıya geliyoruz. Birinde, aile kökenli bir çürüme ve akabinde nefretin içte yer ettirilmesi suretiyle karelere yansıması varken diğerinde, yaşanılan coğrafyadan ve yaşatılan yoksulluktan kaynaklanan ve dışlanan insanların karşı tepkisi olarak açığa çıkan bir şiddet dokusuna vurgu yapılmaktadır. Her iki filmde de, bireyin en hayvani yanı resmedilerek, insanın vahşiliğinin sınır tanımayan iç güdüler eşliğinde yüzeye çıktığı ve yaşamına bunu yayarak bir müddet sonra kanıksadığı, böylece gerek bireysel çözülüşlerin gerekse de toplumsal çürümenin önünün açıldığına vurgu yapılmaktadır. Her iki filmdeki bir başka ortak okta ise; her ne kadar aynı kuruma yönelmese de, sistemin iki olmazsa olmaz unsuruna fırlatılan sert eleştirel oklar olarak yer etmektedir. Katil Doğanlar'da, basının şiddeti kullanması, reyting ve para uğruna bunu insanlara altın tepside sunarak, şiddet uygulayanları kahramanlaştırması kıyasıya eleştirilmekte ve toplumsal çarpıklığın sureti gözler önüne serilmektedir. Tanrı kent'te ise güvenlik teşkilatının suç örgütleri ve çeteler ile iç içe geçmiş yapısına dikkat çekilerek, kirlenmenin boyutlarının düşünülemeyecek derecede büyük olduğu ve güvenliğin emanet edildiği teşkilatın bizzat kendisinin güvenlik için tehdit oluşturduğunun ironik yansımasını karelere taşımaktadır.Fernando Meirelles, yaşanan bir gerçekten yola çıkarak çektiği bu filminde senaryoyu, ülkesinin şiddet kültüründen referasn alarak hazırlamıştır, hiç kuşkusuz. İçselleştirilmesi bir hayli güç yapısıyla ve olay örgüsünün gerçeğe yakın şiddet kullanımı ile şekillenmesinden dolayı, gerçek yaşamdan birebir kesitlerin sunulduğu ve yaşanan acıların yüzeye yayılarak, karanlık ve iç sıkıcı bir atmosferin yaratılması sağlanmıştır. Yaşanılan coğrafyanın gerçekleri ile filmin gerçekleri örtüşerek bir bakıma, toplumsal bir tahlil yapılmaktadır. Sürü psikolojisinin bireylerin davranışlarındaki etkisi açıkça görülmektedir. Bireysel olarak da vuku bulan suç işlemeye yatkınlığın toplu hareket edilme durumunda daha bir genellik kazandığı ve kontrolsüz sonuçlara gebe olduğu işlenmektedir. Filmin kurgusu ise çok nadiren baş vurulan türdendir. Sonun başta olması ve parçalar halinde sunulan farklı hayatların, farklı zamanlar ve yerlerdeki hikayelerinin anlatılması ile her hikayedeki kahramanların bir birleriyle olan bağları, işleyişin sağlam karakterli olmasında da önemli bir unsurdur. Aynı kurgu; Memento ve Los Amantes Del Circulo Polar'da da kendini göstermektedir. Filmin, flashbackler ile desteklenen ve olay örgüsünün içten dışa yada dıştan içe çıkarımlarının vücuda gelmesine meyleder niteliği ile diğer iki filmdeki gibi dış ses kullanılması ve karakterlerin kendi bakış açıları doğrultusunda olayları yorumlamalarına paralel seyreden yapısı, hem anlatımı daha güçlü hale getirmiş hem de, diğer iki filmdeki gibi akıcılığı sağlamış ve izleyici tarafından sahiplenilmesini kolaylaştırmıştır. Kazananı olmayan bu savaşın sadece sistemin asalaklarına yarar sağladığı ve insanların bir birlerine kırdırılması yoluyla da egemenlerin daha güçlü kılındığı, buna karşılık halkın daha da sefil olup güçsüzleştiği gösterilmiştir. Oyunculuklardaki rafine ortaya koyuşlar ise filmin sağladığı başarının bir başka kaynağıdır. Abartısız ortaya koyuşlar ve rollerin, adeta yaşanıldığı izlenimi veren performanslar, filmi her şeyi ile izleyiciye yaşatmaktadır.Sizde bu yaşatılmaya dahil olmak istiyorsanız, tek yapmanız gereken; filme sahip olmanız.----- Cidade De Deus( Tanrı Kent ) -----