Vuslat Saraçoğlu ile Son Filmi "Bildiğin Gibi Değil" Üzerine

Yönetmen son filmi "Bildiğin Gibi Değil'i Beyazperde'den Hande Kara'ya anlattı.

.

Hande Kara: Çekim sürecinde seni en çok zorlayan veya en çok heyecanlandıran an neydi?

Vuslat Saraçoğlu: Zamanla yarış beni en çok zorlayan şeylerden biriydi. Mekan sayısı, başrol sayısı ve sahne yapısı itibariyle bu filmin iki buçuk haftada çekilmesi neredeyse mucizeydi aslında. Seti uzatma şansımız ve lüksümüz de yoktu; dolayısıyla her şey yolunda gidecek mi kaygısı zor konulardan biriydi. Ama ne yalan söyleyeyim bu zorluk ilk filmimde yaşadığım zorlukların ellide biri bile değildi. Bu kez çok iyi bir ekiple çalıştım. Onların sayesinde zorluklar gözüme pek görünmedi. Başka bir zorluk ise, filmi on dört yaşıma kadar yaşadığım şehirde ve evde çekiyor olmamdı. İyi ve kötü anılar dört koldan zihninize hücum ederken o kadar büyük işlerin altından kalkmaya çalışmak zor fakat bu durumun aynı zamanda çok da fazla avantajını gördüğüm için zorluklar dengelendi diyebilirim.

Çekim sürecinde en çok heyecanlandığım an, albüm sahnesinde oyuncuların birbiriyle gözlerimi yaşartacak denli bir uyum sağladıklarını hissettiğim andı. Onların kardeş olduklarına ben bile inanmıştım. Aralarındaki kimyanın hayal ettiğimden bile iyi uyduğunu hissettim o anda.

⁠Bağımsız sinema koşullarında üretim yaparken en büyük mücadele alanın ne oluyor?

Bağımsız sinema deyince akla ilk maddi sıkıntılar geliyor ki bu doğru. Fakat ben şu an başka bir durumdan bahsedeceğim: Görünürlük, ünlülük, takipçi sayısı gibi faktörler ben ilk filmimi yaptığım sırada bağımsız sinemanın alanına bugünkü kadar sızmamıştı diye düşünüyorum. Bağımsız sinemanın kendine has değer dinamikleri vardı. Şimdi bu yüzeysel ve bana göre son derece yoz olan belirleyicilerin bağımsız sinemayı da bir parça istila ettiğini düşünüyorum. Bir festival daveti alırken bile oyuncularınız arasında deneyim, yetkinlik ya da donanım sıralaması değil ünlülük sıralaması yapıldığını hissettiğim durumlar oldu; bu da beni çok kırıyor. Biz zaten bu yüzeysel değerlere bir alternatif sunmak hatta yer yer karşı koymak için bağımsız sinema yapmıyor muyuz sorusu geliyor aklıma.

İkinci olarak “yönetmen” sıfatıyla ilişkili yaşadığım bir zorluk var: Ben ailenin son çocuğuyum, hatta kuzenlerimin de en küçüğüyüm. Ben pek çok insanın zihnindeki o kocaman, muktedir, her an her şeye hakim, ciddi “yönetmen” algısını doldurmak istemiyorum. Kendim gibi olmak istiyorum, rahat olmak istiyorum. “Bir yönetmen bunları yapmaz, oyuncusuna bu mesafeden davranmaz, yönetmen üstündür, ağırlığını koyar” gibi kalıplara sığmak istemiyorum zaten bunu yapamıyorum da... Ben filmime, hikayeme hakimiyetimle; işimin her aşamasında gösterdiğim tutkulu azim ve kararlılıkla ağırlığımı koymayı tercih ediyorum. Fakat bazen benden poz kesmemin beklendiğini hissettiğim anlar oluyor. Zihninde bu tür şablonlarla dolaşan insanlarla ve onların bu şekilci bakış açılarıyla temas etmek zorunda kalmak çoğunlukla beni sıkıyor ve yoruyor. Oysa insan kendisinden ne kadar uzaklaşırsa, ne kadar “mış” gibi yaparsa o kadar kötü ve kasıntı filmler yapıyormuş gibi hissediyorum.

Çekimlerde öngörmediğin, ama sonradan filmin ruhuna katkı sağlayan bir “tesadüf” yaşandı mı?

Üç kardeşin arabanın içinde İbrahim Erkal’ın “Unutmayacağım” şarkısını söyledikleri sahnenin filmin ruhuna çok şey kattığını düşünüyorum. Üç farklı yola, kültüre, görüşe, yaşam biçimine savrulmuş kardeşin bir anda radyoda çalması üzerine kolektif hafızalarındaki o şarkıyı ezbere söylemeleri kardeşlik dinamiklerine ilişkin çok şey anlatıyor bence. Fakat bu sahne son ana kadar senaryoda yoktu. Biz çekimlerden üç ay önce üç başrol oyuncumuzla birlikte Tokat’a gittik. Niyetim onlara Tokat’ı tanıtmak, onların Tokat’taki yaşantıya biraz olsun aşina olmalarını sağlamaktı. Şehrin ana karakterlerden biri olduğu bu filmde oyuncuların sete geldikleri anda Tokat’ı görmeleri bana rol arkadaşınla çekim günü tanışmak gibi absürt geliyordu. Velhasıl, o gezimizde boş boş dolaştığımız, çok eğlendiğimiz anlar oldu. Onlardan birinde arabada çeşitli şarkılar dinleyerek gidiyorduk. Alican bir “İbrahim Erkal” şarkısı açmayı önerdi. “Unutmayacağım” çalarken filmdeki sahnenin benzeri bir durum yaşandı. Alican şarkının şiir bölümünde aynen filmde yaptığı gibi “Burası bitmeden kimse inemez!” dedi. Bense o dönemde senaryomda kardeşlik bağlarını güçlendirecek, o bağa bir parça daha inanmamızı sağlayacak sıcak, eğlenceli bir sahneye daha ihtiyaç duyuyordum. Bunun çok güzel bir tesadüf olduğunu düşünüp hemen oracıkta filme bir sahne daha ekledim.

Röportaj: Hande Kara

facebook Tweet
Benzer Haberler