Söke’de doğup büyüyen genç bir otel görevlisiyle, İstanbul’da yaşayan tanınmış bir yönetmenin yollarını buluşturdunuz. Taşra ile şehir, gündelik hayatla sanat arasındaki bu kesişim sizin için neyi temsil ediyor? Filmin çıkış noktasında sizi en çok heyecanlandıran düşünce ya da gözlem neydi?
Binlerce yıldır taşrada, şehirde, ekvatorda, kutupta, çölde, bozkırda, ormanda bıkmadan aynı hikayeleri anlatıp duruyoruz, biricik olma peşinde ama bir yandan da aslında aramızda ahımşahım bir fark da olmadığını içten içe bilerek. İnsanın bu anlatma ve dinleme ısrarı beni heyecanlandırıyor. Sorunuzun ilk kısmına gelirsek, birbirinden çok uzak görünen ama aslında yakın durumlar, insanlar ilgimi çekiyor, diğer filmlerimde de olduğu gibi. Bir temsiliyetten değil de bu durumlara meyilimden bahsedebiliriz.
Film boyunca iki farklı dünyanın – taşranın saf direnci ile şehrin yorgun sorgulamaları – birbirine temas ettiğini izliyoruz. Bu karşıtlığı kurarken gözlemleriniz, kişisel deneyimleriniz ya da kendi hayatınızdaki ikilikler nasıl devreye girdi?
Aslında karakterlerime temsiliyet görevi yüklemekten hep uzak durmuşumdur, gerçek hayatta birebir temsil ettikleri insanlar yok. 11’e 10 Kala’daki Mithat Bey örneğini bunun dışında tutabilirim, belli bir senaryoyu canlandırmış olsa da…Ve tabii ki Oyun ve Kraliçe Lear’deki Arslanköy’lü kadınları. Ama oralarda bile kamera devreye girdiği andan itibaren gerçeğin saf bir temsiliyetinden bahsedemeyiz.
Taşra ve şehir konusuna gelirsek, kahramanlarımızın yaşadıkları yer, tıpkı cinsiyetleri gibi karakterlerini oluşturan öğelerden sadece birisi. Yaşadıkları deneyimlere ve bunlardan nasıl etkilendiklerine daha çok dikkat kesildiğimi söyleyebilirim. Kendi hayatım, kendi yaşadığım deneyimler her filmde olduğu gibi mutlaka bu filme de sızıp karışmıştır, ama ne kadarı onu bilemem, film tamamlandıktan sonra elementelere ayırıp ayrıştırmak mümkün değil artık.
Otel görevlisinin içten, saf ama güçlü tavrı ile yönetmenin çoğu zaman boş vermiş, umursamaz hâlleri arasında çok incelikli bir denge var. Siz bu dengeyi dramaturji ve yönetmenlik açısından nasıl kurdunuz?
Senaryoyla, mekanlarla, oyuncularla gerektiği kadar zaman geçirerek diyebilirim. Ve de tabii sonra montaj sürecinde. Montajcımız Özcan Vardar’la birlikte o dengeyi sağlayana kadar sabırla çalıştık.
“İşe Yarar Bir Şey” ve “O da bir şey mi” arasında isim benzerliği dışında bir bir akrabalık var mı? Siz iki film arasında görünmez bağlar görüyor musunuz?
İki film arasında şöyle bir soru üzerinden akrabalık olabilir belki, varsayalım ki normalde biraraya gelmesini beklemediğimiz insanlar bir şekilde bir ara geldiler, bakalım ne olacak? Bir diğer ortaklık da her iki fimde de karakterleri zor kararlarla başbaşa bırakmış olmam.
Seyirci, genç kızın hikâyesiyle kendi umutlarını, yönetmenin hikâyesiyle de kendi sorgulamalarını hatırlıyor. Seyircinin zihninde veya kalbinde nasıl bir sorgulama ya da umut kıvılcımı bırakmak istediniz?
Evrende hikayeler üç aşağı beş yukarı aynı, bu benim hikayem, bir tek ben yaşadım demek, sahiplenmek zor. Peki ya kendi anlatımız, bunun dizginleri kimin elinde? Bu soruyu bırakmak isterim.