Ensar Altay
“Kanto”, belgeselden kurmacaya geçiş yaptığınız ilk uzun metrajınız. Bu geçiş sürecinde sizi en çok zorlayan şey ne oldu?
Aslında en zorlayıcı olan şey biçimsel geçişten çok, kendi içimdeki geçişti. Belgeselde gözlemci bir konumdaydım; gerçek insanlara müdahale etmemeye çalışıyordum. Kanto’da ise aynı dürüstlüğü kurmacanın içinde yakalamaya çalıştım. O çizgiyi bulmak —yani kurmacayı kurarken hâlâ hakikate sadık kalabilmek— için hem içimde hem dışımda çok mücadele ettiğimi söyleyebilirim.
Film boyunca “steril, güvenli” bir alan hissi hakim. Bu temkinli atmosfer bilinçli bir tercih miydi?
Evet, bu atmosferi bilinçli olarak kurdum. Çünkü Kanto, en güvenli ve en steril sayılabilecek alan olan ailenin içinde söylenmemiş sözlerin peşinde. Dışarıdan bakınca huzurlu görünen ama içinde büyük bir sessizlik taşıyan bir dünya bu. Gürültülü bir dünya yerine, güvenli bir dünyanın içindeki boşluğun sesini duymak istedim. Bazen bir kelimenin söylenmemesi, söylenmesinden daha güçlüdür ya… İşte o duyguyla daha içe dönük bir atmosfer kurmak istedim. Bunu da kıymetli görüntü yönetmenimiz Kürşat Üresin’in desteğiyle başardığımızı düşünüyorum.