Uluslararası Gastronomi Film Festivali Direktörü Gülper Ergün, Festivale Dair Sorularımızı Yanıtladı

6-7 Haziran’da Çeşme'de gerçekleşecek festival; interaktif tadımları, atölyeleri ve yarışmalarıyla izleyiciyi klasik gösterimlerin ötesinde, çok duyulu bir deneyime davet ediyor.

7. 21 Mayıs’a kadar başvuruları süren Klazomenai Kısa Film Yarışması ile genç sinemacılara açtığınız alanı nasıl değerlendiriyorsunuz? Jürinin, eserlerde "gastronomi" temasının işlenişine dair özellikle aradığı özgün bir hikâye anlatımı veya görsel dil kriteri var mı?

Klazomenai Kısa Film Yarışması’nı bizim için değerli kılan şey, genç sinemacılara yalnızca bir yarışma alanı açması değil; gastronomiyi farklı bir anlatı başlığı olarak düşünmeye davet etmesi. Çünkü gastronomi hâlâ çoğu zaman yüzeysel bir estetik unsur gibi ele alınıyor. Oysa bir mutfak bazen bir ülkenin hafızasını, bir aile tarihini ya da bir göç hikâyesini taşıyabiliyor. Bu yüzden jürinin özellikle önemsediği şeylerden biri, gastronomiyi yalnızca “yemek görüntüsü” üzerinden kurmayan işler. Güçlü bir görsel dil elbette önemli ama bizim için asıl mesele, filmin arkasında gerçek bir bakış açısı olup olmadığı. Bir tarifin insanla, coğrafyayla, zamanla kurduğu ilişkiyi hissedebiliyor muyuz? Film bize yalnızca bir tabağı mı gösteriyor, yoksa o tabağın taşıdığı hayatı da hissettirebiliyor mu? Genç sinemacılar konusunda beni en çok heyecanlandıran şey ise cesaretleri. Özellikle yeni kuşak yönetmenler çok daha kişisel, çok daha katmanlı hikâyeler anlatmaya başladı. Büyük prodüksiyonlardan bağımsız olarak kendi hafızalarından, çocukluklarından, yaşadıkları şehirlerden beslenen işler görüyoruz. Bence sinemanın geleceği biraz da burada; daha dürüst, daha yerel ama aynı zamanda çok evrensel anlatılarda.

8. Yoğun bir festival maratonunu, üstelik seçili tadım deneyimleri gibi ekstra operasyonel zorlukları olan bir konsepti hayata geçiriyorsunuz. Kurucu Direktör olarak, böyle kapsamlı bir etkinliği sıfırdan inşa ederken sizi kişisel olarak en çok heyecanlandıran an hangisiydi?

Böyle kapsamlı bir yapıyı sıfırdan inşa etmek aslında yalnızca bir festival organize etmek değil; bir fikir etrafında yeni bir kültürel alan kurmak anlamına geliyor. En zor tarafı da en heyecan verici tarafı da bu. Çünkü siz yalnızca bir program hazırlamıyorsunuz; farklı disiplinleri, insanları, üretim biçimlerini ve hayalleri aynı çatı altında bir araya getirmeye çalışıyorsunuz. Bu da ciddi bir sorumluluk bilinci kadar büyük bir inanç da gerektiriyor. Festivalin ilk zamanlarında birçok insan gastronomi ve sinemanın neden aynı yerde buluştuğunu anlamaya çalışıyordu. Ama biz en başından beri bunun yalnızca tematik bir birliktelik olmadığını biliyorduk. İkisinin de hafıza, duygu, ritüel ve hikâye anlatıcılığıyla kurduğu çok güçlü bir bağ var. Beni en çok heyecanlandıran şeylerden biri de zamanla insanların bunu hissetmeye başlaması oldu. Özellikle farklı alanlardan insanların festival içinde birbirlerine gerçekten temas ettiğini görmek benim için çok kıymetliydi. Bir yönetmenin bir üreticiyle aynı masada saatlerce konuşması, gençlerin sektör profesyonellerine rahatça yaklaşabilmesi, bir filmin ardından salondaki sohbetin hâlâ devam etmesi. Böyle anlarda anlıyorsunuz ki artık yalnızca bir etkinlik yürütmüyorsunuz; kendi kültürünü oluşturmaya başlayan yaşayan bir yapı kuruyorsunuz. Bir kadın olarak benim için en güçlü taraflardan biri de şu oldu sanırım: Bir hayalin gerçekten kolektif bir emeğe dönüşebildiğini görmek. Çünkü kültürel üretim biraz cesaret işi. Özellikle daha önce denenmemiş alanlarda yürürken, önce sizin o hayale tam anlamıyla inanmanız gerekiyor. Bugün festivalin büyüyen tarafına baktığımda beni en çok heyecanlandıran şey hâlâ aynı: İnsanların burada yalnızca izleyici değil, bu hikâyenin bir parçası haline gelmesi.

facebook Tweet
Benzer Haberler