Bir savaşçının evine dönme mücadelesini, yıllarca süren bekleyişi ve doğaüstü engelleri merkeze alan "The Odyssey", perdede şüphesiz eşsiz bir görsel şölen sunuyor. Ancak fantastik dünyaları temel insani arzularla harmanlayan animasyon sineması, "eve dönüş" ve "bilinmeyen güçlerle mücadele" temalarını on yıllardır çok daha derinlikli, felsefi ve kalıpları yıkan bir şekilde işliyor.
Nolan'ın görkemli destanı sinema salonlarında epik rüzgarlar estirirken, kahramanın yolculuğu konseptini merkeze alıp hayatta kalmanın ötesine geçen, dönülen o evin artık eskisi gibi olup olmadığını cesurca sorgulayan dört anime şaheserini mercek altına alıyoruz.
Çocuk ve Balıkçıl (The Boy and the Heron): Gerçekliği Kabullenmek
Hayao Miyazaki'nin başyapıtı Çocuk ve Balıkçıl, kahramanı Mahito'nun annesini kaybetmesiyle başlayan ve geri döndürülemez bir yas süreciyle şekillenen bir yolculuk. Salonda izlediğimiz Odysseus'un evine ve eski hayatına kavuşma motivasyonunun aksine, Mahito'nun yolculuğu çok daha karmaşık bir duygusal problem sunuyor. Gizemli bir balıkçılın peşinden yaşamla ölüm arasındaki sınırların bulanıklaştığı bir dünyaya giren Mahito, burada her şeyi kontrol edebileceği kusursuz bir yanılsama ile acı verici ama gerçek olan dünya arasında bir seçim yapmak zorunda kalıyor. Filmin The Odyssey'ye karşı en büyük kozu; eve dönüşün hiçbir zaman eski hayatı bozulmamış bir şekilde geri getiremeyeceğini, değişimi ve kayıpları kabullenmek gerektiğini savunması.
Prenses Kaguya Masalı (The Tale of the Princess Kaguya): Yürek Burkan Bir Yabancılaşma
Bir bambu sapının içinde bulunan mucizevi bir kız çocuğunun hikayesini anlatan Prenses Kaguya Masalı, aidiyet ve ev kavramlarına bambaşka bir noktadan yaklaşıyor. Kaguya'nın kırsaldaki özgür ve sıradan mutluluğu, babasının ona daha görkemli bir gelecek sunma hırsıyla yavaş yavaş altın bir kafese dönüşüyor. Nolan'ın destanında Odysseus için ev, uğruna denizlerin aşıldığı ve ulaşılması gereken nihai, doğru hedeftir. Kaguya'nın trajedisi ise, başkaları tarafından dikte edilen bir evin ve hayatın, kişinin gerçek arzularıyla nasıl çatıştığını göstermesinde yatar. Film, ebeveyn beklentileri ve kişisel özerklik çatışmasını, muazzam bir suluboya estetiğiyle ekrana taşıyor.
Rüzgarlı Vadi (Nausicaä of the Valley of the Wind): Düşmanı Değil, Korkuyu Yenmek
Doğaüstü tehlikelerin ve canavarların alt edilmesi gereken engeller olarak görüldüğü klasik destanların aksine, Rüzgarlı Vadi çok daha entelektüel bir macera sunuyor. Zehirli ormanlar ve devasa böceklerle çevrili bir dünyada, insanlık hayatta kalmak için askeri güce ve fethe başvurur. Ancak Nausicaä'nın en büyük gücü, kılıcı değil; empati yeteneği ve korkunun nasıl düşman yarattığını anlama kapasitesidir. Odysseus'un doğaüstü tehlikeleri kurnazlık ve kaba kuvvetle alt etme çabasının karşısına Nausicaä; canavarların ardındaki savunmasızlığı görerek, ekolojik ve barışçıl bir çözümle dikilir.
Prenses Mononoke (Princess Mononoke): Ahlaki Olarak En Karmaşık Destan
Kendi hayatını tehdit eden bir lanete çare bulmak için yola çıkan Ashitaka, kendini ormanın ruhları ile ormanı yok ederek halkına refah sağlayan Demir Kasabası arasındaki acımasız bir savaşın tam ortasında bulur. Prenses Mononoke'yi kusursuz yapan şey, hikayeye ahlaki bir kolaylık sağlamayı reddetmesidir. Ormanı katleden Leydi Eboshi aynı zamanda dışlanmışlara kucak açan bir liderken; ormanı savunan San'ın öfkesi insanlara karşı tavizsiz bir yıkım arzular. Ashitaka, Odysseus'un net çizgilerle belirlenmiş düşmanlarının aksine, tek bir tarafın mutlak haklı olmadığını görerek nefrete direnmenin yollarını arar. Film, doğa ve insan hırsı arasındaki ilişkinin tek bir zaferle çözülemeyecek kadar karmaşık olduğunu vurgulayarak, mitolojik epik türünün zirvesine yerleşir.