Beyazperdem
Kızıl Serçe
BEYAZPERDE ELEŞTİRİSİ
3,0
Ortalama
Kızıl Serçe

Bu paranoya hiç biter mi?

Sizce dünyanın batı yakası ile doğusu arasındaki soğuk savaş bitti mi? 1989’da Berlin Duvarı yıkıldıktan sonra 90’lar boyunca Doğu Avrupa’dan Kafkaslara değin dünyanın haritası yeniden şekillendi; kanlı ya da barışçıl devrimlerle yeni ülkeler kuruldu, sanayi devrimini geride bırakıp, 21. yüzyıl ile artık uzay, iletişim çağına girdik. Girdik girmesine ama televizyonda kısa bir dünyadan haberler turu atın, İsrail’den Rusya’ya, Türkiye’den Amerika’ya algılar, zihinler halen aynı. Bu hafta gösterime giren ABD yapımı Kızıl Serçe (Red Sparrow) filminin taş mürebbiyesi Matron’a (Charlotte Rampling) göre de soğuk savaş -hatta savaşın ta kendisi- hiç bitmedi, bitmeyecek.

İşte Jason Matthews’un aynı adlı roman üçlemesinden Justin Haythe’ın senaryolaştırması ile beyaz perdeye gelen Kızıl Serçe filmi, ana omurgasını “Rusya’nın kendisi dışında dünyanın geri kalanı ile hala soğuk savaş psikolojisinde” olduğu varsayımı üzerine inşa ediyor.

 

‘Türkün Türkten başka dostu yoktur’ temalı, günümüz için hastalıklı denebilecek bir iddiayı aratmayacak düzeydeki toplum mühendisliği ile şuan ki Rusya’nın ayakta kalması ve devletin hedefleri ölçüsünde güçlenmesi, kuvvetli ve bir o kadar da acımasız bir istihbarat ağının sırtına yıkılıyor. Jennifer Lawrence’ın magazinsel bir bakış açısıyla dillendirirsek- ‘cesur sahnelerle’ canlandırdığı Dominika Egorova karakteri, başarılı ve tutkulu bir balerinken, kader ağlarını örüyor (!) ve Egorova kendisini kimsenin gözünün yaşına bakmayan istihbarat örgütü SVR’ın göbeğinde buluyor. Filmin öyküsüne dair yayınlanmış resmi fragmanlardan daha öteye geçmeyelim ama en masumane tabirle düşmanı cinsel dürtülerle baştan çıkartma konusunda eğitim alan güzel kızımızın hedefi, doğal bir süreçle CIA casusu Nate Nash (Joel Edgerton) oluyor. ‘Tam aşık olunacak adam’ kategorisinde ve Amerikan menşe-i çizilen Nash ile Egorova arasında, Rus bir köstebeği merkezine alan istihbarat-çıkar ilişkisi, filmin gerisinde seyircinin heyecanını kamçılamayı amaçlıyor.

 

Bir casusluk aksiyon-gerilimi için 138 dakikalık oldukça uzun süresiyle Kızıl Serçe’nin yönetmen koltuğunda aslında politik alt metinli uyarlama deneyimi olan bir isim oturuyor: Francis Lawrence. Açlık Oyunları serisinden gelen ‘Jennifer Lawrence’ı kamera önünde yönetme’ deneyimini bu filmde de konuşturan Francis Lawrence, başrol oyuncusundan bir ABD filmi için mümkün mertebe yararlanıyor. Zira rafine Hollywood sineması tıpkı Gri’nin Elli Tonu’nun öz materyaline yaptığı gibi, Rusya merkezli bir istihbarat ağını malzemesini alıp, kendi değerlerine göre yontup, cesur olduğunu iddia ettiği tüm sahnelere rağmen bakış açısından dolayı gayet muhafazakar, gayet steril bir casusluk filmi ortaya çıkartıyor. Gene Ruslar en kötü, en acımasız adamlar; Amerikalılar gene en uzlaşmacı, en barışçıl ve korumacı taraf. İşin kötüsü Macarlar da bu algı filtresinden nasipleniyorlar! Yani her iki Lawrence da kendilerinden bekleneni gerçekleştiriyor.

 

Filmin açıkça Putin göndermesi olan ve Belçikalı oyuncu Matthias Schoenaerts tarafından canlandırılan Vanya Egorov karakterine de değinmeden geçmeyelim. Yapımın oyuncu seçimlerinde Rus istihbarat ağının en kilit ve zalim ismi olarak Putin’e fiziksel açıdan benzeyen Schoenaerts’ın seçilmesi, tesadüf olmasa gerek. Spoiler vermemek adına detaylara girmeyerek bu konuda takdiri ve yorumu seyircilere bırakıyoruz.

 

Rusya’nın Sovyetlerin mirasını gömmek bir yana halen tüm iştahıyla taşıdığını detay replikleriyle de bolca hissettiğimiz Kızıl Serçe, uluslararası camiaya hitap etmek adına İngilizce çekilmiş Rus hammaddeli bir casusluk-aksiyonu. Güncel komplo teorilerini, köstebekli ajan hikayelerini, en çok da ABD’nin taze Rusya algısını merak edenler için bu haftanın vizyon alternatifleri arasında.   

 

twitter.com/duygukocabayli

Daha Fazlasını Göster
  • En son Beyazperde eleştirileri

Yorumlar

Yorumları göster
Back to Top