Beyazperdem
Üç Billboard Ebbing Çıkışı, Missouri
BEYAZPERDE ELEŞTİRİSİ
4,0
Çok İyi
Üç Billboard Ebbing Çıkışı, Missouri

Ezber bozan bir drama...

Kızı vahşice katledilen bir annenin ABD’de küçük bir kasabadaki adalet arayışı. Aylar geçmesine rağmen katil ya da katillerden iz yok. Dahası, anneye göre kasabada bunu umursayan da yok. Kasabanın şerifinin her gün evine giderken kullandığı yol üzerinde üç tane eski püskü pano kiralıyor. Kısa aralıkla yol kenarında duran panolar peşpeşe okunduğunda, acılı annenin kısa hikayesini anlatıyor: “genç bir kızın katledildiğini ve -isim vererek- yerel yetkililerin hiçbir şey yapmadığını”..

Buradan yola çıkıp filmin, acılı bir annenin - çoğu tipik Hollywood dramasında olduğu gibi - kötü veya umursamaz adamlara karşı haklı adalet arayışını anlattığını, zorluklara ölümüne göğüs gerdiğini, sonunda da amacına ulaştığını ya da ulaşamadığını düşünebilirsiniz. Ama o alışılmış “piramit yapı” bu öyküde yok. Olay, karakterlerin tanıtımı, çatışma noktası, çatışmaların yayılışı, en sonunda da “çözüm” arıyorsanız, film bunları pek takmıyor.

Ada’dan gelen sinemacı Martin McDonagh’ın önceki işleri “In Bruges” ve “Yedi Psikopat”ı izlemişseniz, ne demeye çalıştığımızı az çok tahmin ederseniz. Bilmeyenler içinse öncelikle, McDonagh’ın yüzevurumcu tiyatro (in-yer-face theatre) ya da daha sevilen ismiyle “suratına tiyatro”nun bir neferi olduğunu belirtmemiz lazım. Bu anlatım metodu, aslında adından anlaşılacağı üzere, seyircinin yüzünde/zihninde patlayan, şok etmeyi amaçlayan, bunun için gerektiğinde çok sert sahnelerden kaçınmayan, suç kavramı üzerine yoğunlaşan, hikayeye seyirciyi sürekli dahil etmeye çalışan, hepsinden önemlisi de seyirciyi şaşırtmayı hedefleyen  bir ekol. Tiyatro yazarlığı/yönetmenliği sırasında bu ekole katkıda bulunan McDonagh’ın Oscar’lı kısa filmi “Six Shooter”la başladığı sinema kariyerinde tutturduğu üslupta bu akımdan etkiler bulabilirsiniz.

McDonagh’ın karakterleri sanki onlar gibi yüzlercesini daha önce görmüşsünüz gibi gelir. “In Bruge”da depresif tetikçi Ray örneğin. Ya da “7 Psikopat”ta yazar blokajından muzdarip Marty. Sadece ana karakterler değil, birkaç sahnede görülen yan karakterler bile tanıdık geldikleri için seyircide otomatik özdeşleşme ve kaçınılmaz beklenti yaratırlar. Sonra devreye McDonagh’ın senaryosu girer. Karakterler hiç de öyle başta sandığımız gibi değildir. Şaşırtan, bazen şok eden davranışlar sergilerler. Beklentilere uygun davranmazlar. “Üç Billboard Ebbing Çıkışı, Missouri”de, kızının kaybının acısını yaşayan Mildred’de de durum farklı değil.

Frances McDormand’ın film boyunca koruduğu o donuk suratı, yol kenarında sahipsiz bir geyik ile girdiği diyalog dışında, çok az duygu belirtisi gösteriyor. Eski kocası tarafından itilip kakılırken, kasabanın otoritesi beyefendiler tarafından hor görülürken, üç panonun kira parasını denkleştirmeye çalışırken, en ümitsiz anlarında bile hiç de seyircinin beklediği gibi davranmıyor. Hatta üç panoyu kiralayıp şerifi suçladıktan sonra kendini bir süre sahnenin arkasına atıveriyor. Şerif Willougby -ki kendi kıyametini yeni öğreniyor- bu “deli” kadının suçlaması nedeniyle bir anda zor duruma düşüyor. Onun karakolundaki ırkçı, anne saplantılı polis Dixon her gün Mildred’e zorluk çıkartmaya çalışıyor. Sonra bu karakterler, bir McDonagh filminde olduklarını fark edip, başta çizilen kalıplarının dışına çıkmaya başlıyor. Karakterler dönüşüyor, seyirci şaşırıyor, hatta bazı sahnelerde ne düşüneceğini bilemez hale geliyor. Çekilen acının insanı bencilleştirdiği, gibi önemli bir cümle giderek belirginleşiyor.

McDormand “Fargo”dan sonra kariyerinin ikinci Oscar’ına çok yakın. Gerçi aktrisin bu sert kadın karakteri oluşturmak için büyük bir dönüşüm geçirip geçirmediği, soru işareti sayılır. McDonagh’ın senaryoyu yazarken Mildred rolü için en baştan sadece onu düşündüğünü söylemesi boşa değil. McDonagh’ın ilk kez Collin Farrell’a yer vermediği bir filminde onun boşluğunu Sam Rockwell’in fazlasıyla doldurduğunu söyleyebiliriz. Bugüne kadar Akademi tarafından görmezden gelinen bu yetenekli aktör de etkileyici ve Oscar’a yakın. Polis şefi rolünde Woody Harrelson, kısa ama etkileyici bir performansla kendi kariyerine de gençlik aşısı yapmış. “Manchester by the Sea”de Oscar’a aday gösterilen genç aktör Lucas Hedges’in ise yine kayıp acısı çeken bir karakter olarak Mildred’in oğlu rolüne pek gerek yokmuş sanki. Mildred’i anlamak, onu konuşturmak için yanında sürekli bir karakter bulundurmaktan ziyade McDormand’ın yüzüne yapılan yakın plan çekimler, daha etkili.

Eğer sinemada metot oyunculuk diye bir kavram varsa, McDonagh’ın senaryo/yönetmenlik kariyerinde bunun tam tersi bir yöntem uyguladığını söyleyebiliriz. Onun anlatıcılık metodu öylesine özgün ve kendine has ki, hiç de ait olmadığı bir coğrafyada, yerel alışkanlıklarla süslü bir kasabada geçen bir hikayeyi bile kendisinin kılabiliyor. Bir hikaye anlatmak için olay yerine ya da karakterlere dönüşmeye çalışmıyor, onları kendi üslubuna dönüştürüyor. Bunu başarabilmek için sadece iyi bir gözlemci olmanın yetmeyeceği ortada.

Bu farklı anlatım anlayışını yazı boyunca bu kadar vurgulamamızın nedeni, aslında önemli bir uyarı: Seyircinin, filmin çıkış bilgilerine ya da fragmanına bakıp zannettiği filmi büyük ihtimalle perdede göremeyecek olması -ki böyle filmlerin hala yapılabiliyor olması, bugünlerde sinema adına iyi bir şey sayılmalı.

Daha Fazlasını Göster
  • En son Beyazperde eleştirileri

Yorumlar

Yorumları göster
Back to Top