Beyazperdem
Ahlat Ağacı
BEYAZPERDE ELEŞTİRİSİ
4,5
Muhteşem
Ahlat Ağacı

¨Anadolu insanı Ahlat ağacına benzer. Kendisi şekilsiz, meyvesi buruk...¨

Kış Uykusu’ndan tam 4 yıl sonra, Nuri Bilge Ceylan yine bir Cannes dönüşü bizlerle... Bu kez ödülsüz ama ülke sinemasını tek başına omuzladığından mıdır nedir, beklentimiz büyük. Hem, Cannes’daki gösterimi sırasında dakikalarca ayakta alkışlanan bir film ne kadar kötü olabilir ki?

 

90’ların ikinci yarısında ortaya çıkan yeni bir yönetmen kuşağının günümüz sineması için halen yol gösterici olduğunu düşünüyorum. Nuri Bilge Ceylan, Zeki Demirkubuz, Derviş Zaim, Reha Erdem ve Reis Çelik gibi isimler bunlar... Bakanlık fonlarıyla semirtilmiş 2000’lerde ise bu isimlere eklenen çok az sinemacı var. Festivallere gittiğim vakit, filmlerinin yolunu gözlediğim isimler de yine bunlar. Nuri Bilge Ceylan ise bu ekibin en iyisi. Bana göre başyapıtı olan Bir Zamanlar Anadolu’da’nın ardından çektiği Kış Uykusu ile uluslararası alanda gecikmiş takdiri yapıldı ve ülke sinemasının bayrak taşıyıcısı haline geldi. İşte Ahlat Ağacı filmi de böyle bir yükün omuzlardan indirilmiş hali...

 

Çıtanın bu kadar yukarda olması sinemacı için büyük tehlike ancak Nuri Bilge Ceylan, tesadüfen çektiği planları rastlantısal kurgularda bağlayan acemi bir festival sinemacısı değil. Bir sinemacı kafasında çektiği filmi peliküle aktarabildiği ölçüde başarılı sayılabilir. Ahlat Ağacı da şüpheye yer bırakmıyor; perdede gördüğümüz şey, onun kafasındaki gibi...

 

Film, biçim olarak Kış Uykusu’nun izinden gidiyor. Nuri Bilge Ceylan’ın iyice oturttuğu ve artık imzası sayılabilecek bir şey var; kaba tabirle o bol diyaloglu fotoğraflar çekiyor ve bundan sinema yapıyor. 50’lerin TV için hazırlanmış süper kahraman çizgilerini hatırlatıyor bunlar bana... Onlarda da aksiyon, iş ucuza çıksın kaygısıyla biraz da, daha çok diyalog üzerinden yaratılırdı. Bu yoldan yürüyen başkaları da var ancak onların çabası görüntü yönetmenlerinin yetenekleriyle sınırlı çünkü filmlerinde hikaye ve buna dair bir dil-diyalog çabası yok. İşte buna, bizim muhteşem kabızlığımız diyorum. Nuri Bilge bu tekniği tamamen kendine has şekilde kullanıyor. 50’ler TV çizgi dizilerinden ilham aldığını düşünmüyorum elbette ama bu durumu, aslen fotoğrafçı olan bir sinemacının çok iyi kadrajlanmış, ışıklandırılmış fotoğraflar üzerinden giriştiği bir ifade biçimi geliştirme çabası olarak görebiliriz. Kış Uykusu’nun tabloları daha hareketsizdi elbette, buradaki manzaralar ise değişken. Filmin başrol oyuncusu Doğu Demirkol ¨film boyunca 200 km yürüdüm¨ diyor ve biz bunun olabileceğini elma çalan imamlar sekansından tahmin edebiliyoruz. Nuri Bilge Ceylan, seyirciyi de o ağaçtan indirip bütün köyü turlatıp meydandaki kahveye oturtmayı ve oradaki sohbete ilgiyi kaydırmadan ortak etmesini biliyor.

 

Peki, film bize ne anlatıyor. Elbette insanı ama özellikle Türk insanını... Bu toprakların, ininden çıkamayan, çıktığında ise kendine yeni bir yuva bulamayan yalnızlıktaki insanını... Doğu Demirkol’un oynadığı Sinan adındaki genç böyle bir karakter, hepimizin içinde bir şekilde mevcut olan aidiyet sıkıntılarından beslenen öfkeyle baş ediyor ama öfkesini bastırmak yerine, gençliğin verdiği küstahlıkla karşısındakinin üzerine püskürtmeyi tercih ediyor. Ben de bu gençlerden bir sürüsüyle verdiğim seminerler esnasında karşılaşıyorum. Büyük hayallerini dinliyor, beni mat etmeye çalışmalarını –havam yerindeyse- sineye çekiyorum ve bir kısmının geleceğine bizzat şahit oluyorum. Ülkenin en iyi kadın sinemacısı olmak isteyen bir gencin gerçek hayat isimli trenle çarpışarak nihayetinde dizilerde kostümcü olarak çalışması gibi... Nuri Bilge Ceylan, erken yaşta tükenişin taşraya dair bir lanet olduğunun altını çiziyor, neredeyse tüm filmlerinde hem de ancak ben bunun festivaller için gerekli fena halde gizlenmiş oryantalist bir bakış olduğunu düşünüyor/d/um. Bence ortada köylülükle, kasabalılıkla ilgili bir sorundan çok bir sınıf ve sistem sorunu var. Eğer şartlarınız iyi değilse İstanbul’un göbeğinde de üstünüze hamam böceği gibi basıp geçiyor hayat. Fakat üstat, benim gibi, kendini zeki sanan eleştirmene filmin 100. dakikasından itibaren haddini bildirmeye başlıyor. ve taşra dediğimiz şeyin toprak, toprağın da öz olduğunu ve özden uzaklaşmakla değil ona dönmekle çareler üretebileceğimizi gösteriyor. Oryantalist bir bakış açısı mı demiştim, özür dilerim!

 

Tekrar filme dönelim mi? Nerede kalmıştım; Sinan’ı ve onun hayatına bir şekilde değenleri izliyoruz film boyunca... Bir baba-oğul çatışmasından besleniyor film. Sinan en çok babasından nefret ediyor çünkü o alıştığımız bir baba figürü değil, işe yaramaz biri. Annenin, komşudan borç alarak sınava girsin diye oğluna verdiği üç kuruş paraya göz dikecek kadar fırsatçı bir karakter ama yine annenin ağzından geçmişine şahit olduğumuzda anlıyoruz ki aslında çok yorulmuş, tükenmiş ve gönüllü bir erozyona tabii tutmuş kendini. Sinan işte bundan korkuyor. Onun da yeri geldiğinde nasıl fırsatçı davranabildiğini görüyoruz ve evin içinde iğrenerek baktığı kişinin kendi geleceği olacağından emin. Film ilerledikçe paniklemesi de bundan. Roman yazarı ile karşılaştığı sekansta olduğu gibi, dönüşmek istediği insanları dahi küçümsüyor, fırsatını bulduğunda iğnelerini batırmaktan geri durmuyor çünkü onun gibi olamayacağının farkında... Hayran olduğu insanla, dönüşeceği insan arasında korkunç bir fark var ve bunun bilincinde olmak acı verici. Bu durum, aklın inşa ettiği bir binanın yapılırken sürekli yıkılmasına benziyor. Sinan’ın gençliğin verdiği toyluk yüzünden göremediği bir şey var. Bunu roman yazarı da, ¨yaşın yetmez¨ diyerek yüzüne vuruyor aslında. Fark edemediği şey şu; babasının o sinsi suratına gizlenmiş bilgelik ve toprakla ilintili bir kurtuluş reçetesi. Sinan uçamayacağını bildiği halde kanat çırpıp yükselmeye çalışırken babası su çıkmayacağını bildiği halde bir kuyu kazarak kendi yalnızlığına kaçıyor. Taşranın gerçeği belki de toprakla yeniden barışarak huzur bulmaktan geçiyor. Peki, Sinan bunu öğrenebilecek mi yoksa korkunç bir vazgeçiş mi yaşayacak?

 

Nuri Bilge Ceylan, film süresince Sinan’ın karşılaşmalarından ibaret tablolar kuruyor ancak karakterlerin ağzından çıkanlar çok başka... Kendi yaşadıklarımıza dair, hep bildiğimiz ama hiç duymadığımız cümleleri dillendiriyorlar. Bizim nasıl hınçla dolu insanlar olduğumuzu, karşılaştığımız vakit içimizden geçenleri değil de karşımızdakinin etini kanatmak için cümle kurduğumuzu, birini ancak onun yokluğunda anlayıp değer verebildiğimizi gösteriyor. Çok konuşan ama tamamen dilsiz bir toplum. Dilsiz de demeyelim, sanki kadim bir büyücü tarafından lanetlenmiş gibi sürekli pişmanlık yaratan cümleler kuran ve bu yüzden de ancak susarak anlaşabilen insanlar... Sonra filmin bir anı geliyor, en olmadık karakterin ağzından bu toprağın kadimliğinden beslenen bilge bir cümle çıkıyor. Bir umut sanki, ışığı olmayan evdeki mum yatıştırıcı alevi gibi...

 

Ahlat Ağacı muhteşem bir film, sinemacının kendisinin açık yüreklilikle itiraf ettiği ve özü zedelememek adına bertaraf etmediği bazı biçimsel hataları görmezden gelerek izleyin lütfen. Ödüle falan da takılmayın, festivallerin aynı sinemacıyı peş peşe ödüllendirdiği pek görülmüş şey değildir. Sinemanın sanatına düşkünseniz mutlaka izleyin. Film çok uzun diyorlar ama öyle bir şey yok! Sinemada geçen zaman izafidir, sinemacının sizi soktuğu o karanlık kafeste gönüllü olarak duracağınızı belirleyeceği süre onun yeteneğiyle ispatlıdır. Bu da bittikten sonra bile sizinle yürümeye devam edecek filmlerden. Bilin ki, Ahlat Ağacı bir ağacın değil Anadolu insanının hikayesi, kurakta büyüyen, kendisi şekilsiz, dikenli, meyvesi buruk, armudun pici dedikleri bir ağaç ama olur da bir ısırık alırsan...

 

murattolga@otekisinema.com

Daha Fazlasını Göster
  • En son Beyazperde eleştirileri

Yorumlar

Yorumları göster
Back to Top