Chopin, Chopin!
BEYAZPERDE ELEŞTİRİSİ
2,5
Geçer
Chopin, Chopin!

Chopin: Romantizmin Ciğerindeki Yara

Yazar: İdil Hazal Acar

Yönetmenliğini Polonya sinemasının tecrübeli ismi Michał Kwieciński’nin üstlendiği "Chopin, Chopin!” sadece bir biyografi değil, dönem piyanolarından kostümlere kadar titizlikle işlenmiş bir "kültürel olay" iddiasıyla karşımıza çıkıyor. Başrolde, Chopin’i sadece oynamayan, adeta onun fiziksel ve ruhsal acısını yaşayan Eryk Kulm’un yer aldığı filmde, Łódź sokaklarının harap halinin, Fransız Devrimi dönemi Paris’ine kusursuz bir set teşkil etmesi, filmin atmosferik başarısının habercisi. Ancak bu görsel zenginlik, filmin derinlerdeki yapısal sorunlarını örtmeye yetiyor mu?

Film, 1835 yılının şaşaalı Paris’inde, anlatının genel atmosferine sirayet edip tutarlılık gösteremeyen bir tekno müzikle başlıyor. Frédéric Chopin, Avrupa aristokrasisinin gözbebeği, dahi bir piyanist ve besteci olarak zirvededir. Sosyete konserleri ve verdiği derslerle geçimini sağlamaya çalışırken, Paris’in hareketli gece hayatından ve "after-party"lerinden de geri kalmaz. Hikâyenin henüz başlarında, daha önce 15 yaşındaki kız kardeşinin hayatını kaybetmesine neden olan tüberküloza yakalandığını öğrenir. O dönemin şartlarında hastalığın tedavisi mümkün değildir. Hatta bulaşma şekli bile tam olarak bilinmemektedir. İnsanların bir kısmı genetik olduğunu düşünürken, bir kısmı temasla bulaştığını iddia eder. Bu uzlaşılmamış konu, Chopin’in etrafındaki insanların da (yakın arkadaşı Jan ve dahi öğrencisi Karl Filtsch) hastalığa yakalanıp ölmelerine neden olur.

Akson Studios

Chopin, önünde sayılı yılların kaldığını öğrenmesinin ardından hızla evlilik kararı verir. Evlenmek için gözüne kestirdiği kişi ressam Maria Wodzinska’dır. Fakat dönem dönem ağırlaşan hastalığı neticesinde, Paris gazetelerinin Chopin’in öldüğü dedikodusunu çıkarması bu ilişkinin sonu olur. Hayatının kırılma noktası ise dönemin aykırı yazarı George Sand (Joséphine de La Baume) ile tanışmasıyla yaşanır. Filmde tam tarihleri belirtilmeyen, ama dokuz sene sürdüğü bilinen bu ilişkide; Sand, Chopin’in hem koruyucusu hem de trajik aşkı haline gelir. Hastalığı ilerledikçe Chopin, fiziksel ve sosyal olarak bir "çürüme" sürecine girer. Kendi yoğun hayatından biraz uzaklaşmak için, George Sand ile Mallorca'ya doğru yola çıkar. Ancak bu yolculuk bir iyileşme hikayesinden ziyade, hastalığının acımasız gerçekliğiyle bir yüzleşmeye dönüşür. Mallorca’ya kabul edilmeyen ve bir an önce ülkeyi terk etmesi istenen Chopin, gemilere bile alınmaz. Tehlikeli derecede hasta olduğu için, 600 siyah domuzla birlikte bir yük gemisinin ambarında Paris’e geri dönmek zorunda kalır. Film, bu aşağılanma ve fiziksel çöküş anlarını, Chopin’in zihnindeki vizyonlar ve eşsiz bestelerinin doğum sancılarıyla harmanlayarak, sanatçının 1849’daki ölümüne kadar süren o karanlık ve metafiziksel zamana karşı yarışı anlatıyor. Önce sevgilisi George’dan ayrılması, ardından Karl’ın ölümü ve en son artık konser veremeyecek kadar hastalanmasıyla kaçınılmaz sona ulaşır. Ve henüz 39 yaşında, dostlarının kolları arasında hayata gözlerini yumup tekrar piyanonun başında uyanmasıyla film biter.

"Chopin, Chopin!"in tartışmasız en parlak noktası, Eryk Kulm’un sergilediği inanılmaz adanmışlık. Kulm’un Fransız Alplerinde dört ay boyunca kapanıp Chopin’in eserlerini bizzat çalabilecek seviyeye gelmesi, günümüzün "hızlı tüketim" sinemasına verilen güzel bir cevap. Dijital hilelere başvurmadan, gerçek bir sanatçı olduğunu göstermiş. Öte yandan hikâye, Kulm’un bütün çabasını boşa çıkaracak nitelikte yüzeysel. En azından bir Chopin biyografisine hazırlanarak gittiğiniz salonda, Chopin’in tüberküloz hastalığından başka, sanatçıya dair pek az şey bulabiliyorsunuz. Öyle ki, filmden ancak Chopin’in hayatını gerçekten çok iyi biliyorsanız zevk alabilirsiniz. Chopin’i yakından tanımayan izleyicinin bulacağı şey, acı ve eza dolu bir hikâye. Romantik dönemin en büyük bestecisine biçilen bu sınırlı anlatı gözüme pek adil görünmedi.

Film, ne yazık ki Polonya sinemasının kronik hastalığı olan "martyrology" (şehitlik/acı çekme kültü) batağına saplanıyor. Chopin, hastalığıyla ve sanatıyla aynı anda ele alınarak izleyicilere gerçek bir dehanın portresi sunulabilecekken, yönetmen bizleri bitmek bilmeyen kanlı balgam sahneleri ve tükenme tasviriyle baş başa bırakıyor. "The Music Lovers" ya da "Immortal Beloved"daki gibi bir bestecinin içsel fırtınasını izlemek yerine, Polonya’nın o meşhur "metafiziksel kederi"nin, yani kutsallaştırılan bir acının içinde boğuluyoruz.

Yönetmen Kwieciński’nin dahice dokunuşlarından biri kesinlikle siyah domuz sembolizmi. Chopin’in hastalığı nedeniyle halktan dışlanıp 600 domuzla birlikte bir gemi ambarında taşınması, onun elitist sanatıyla doğanın brutal gerçeği arasındaki çatışmayı harika özetliyor. Konser salonuna domuzların daldığı sahne, filmin sıradanlıktan kurtulduğu nadir anlardan biri. Kaçırılan çok büyük bir fırsat ise Chopin’in George Sand ile olan fırtınalı ilişkisi. Filmin kalbi, Sand ile Chopin arasındaki o derin psikolojik bağda atabilirdi. Hugh Grant ve Judy Davis başrollü "Impromptu" filminden de hatırlayabileceğiniz bu ilişki hiç iyi işlenmemiş. Bugün bile Chopin dendiğinde akla ilk gelen iki kişiden biri olan Sand’le tanışması, ilişkisi ve bu ilişkisinin bitimi tamamen havada. Örneğin Chopin’in Sand’e "onu hiç sevmediğini" söylemesi gibi hiçbir kanıta dayanmayan bir diyalog neden yazılmış anlayamadım. Ölmüş bir bestecinin hayatındaki en büyük aşkına bu sözün söylenmesi biraz saygısızca görünüyor. Bir başka mesele ise Chopin’in hayatının son yıllarında maddi destek de aldığı bilinen Jane Stirling’le ilişkisi. Filme göre böyle bir olay da hiç yaşanmamış. Oysa Jane’in onu iyileştirmek için İskoçya’ya bile götürdüğü biliniyor. Yönetmen ve senarist Bartosz Janiszewski bu olayı da yok sayarak alternatif bir Chopin biyografisi anlatmayı seçmiş. Chopin’in ikili ilişkilerinde bulunabilecek derinlik; gereksiz aile vedalaşmaları ve yan olaylarla seyreltilerek hikâyenin etkisi zayıflatılmış. Çağdaşı ve yakın dostu olan Liszt'le ilişkisi de doğrusu pek iyi işlenmemiş. Film, Liszt'i gerçek bir karakterden ziyade Chopin'in yancısı olarak konumluyor. Sonuç olarak da benzerleri arasında çok geride kalan, yetersiz bir müzik/biyografi filmiyle karşılaşıyoruz. Chopin’i benim kadar çok seviyorsanız ya da ilk defa bu filmi izleyerek tanımayı düşünüyorsanız "Chopin, Chopin!"i izlemeden önce iki kere düşünün derim.

Daha Fazlasını Göster