İçimizde uğuldayan tepeler
Yazar: Banu BozdemirEmerald Fennel’in Wuthering Heights / Uğultulu Tepeler uyarlaması, daha başlangıcında bizi nasıl bir filmin içine sokacağını belli ediyor. Açılış sahnesinde karanlık bir ekranda bir adamın inlemelerini ve tahta gıcırtılarını duyuyoruz ve hepimizin aklına ilk gelen erotik bir çağrışım oluyor. Ama bir adamın kasaba meydanında asılma sahnesinden çıkan sesler olduğunu anlıyoruz sahne hareketlendiğinde! Aslında film bu açılışı öylesine, alelade yapmadığının altını film boyunca birçok kere çiziyor, şehvet ve ölümün birbirinin içine geçen eylemler olduğunu, iki yüzü olan bir madalyon algısıyla sunuyor.
TME
Kamera idam sehpasından kasaba meydanında toplanmış insanların arasına karışınca enerjisiyle filmin odağı olan çocuk Catherine Earnshaw (Charlotte Mellington) ve babası Bay Earnshaw ile karşılaşıyoruz… Film ilk andan bizi sarı saçları, bitmez enerjisi ve yabanıl bir coşkuyla kırlarda koşan Catherine’in peşine takıyor!
Emily Brontë'nin 1847 tarihli kitabından defalarca kez uyarlanan filmlere baktığımızda kitabın kronolojisi ve duygusuna daha uygun uyarlamalar yapıldığını görüyoruz, Andrea Arnold’un çektiği 2011 yapımı Uğultulu Tepeler ya da 1992 yılında Ralph Fiennes ve Juliette Binoche’un başrolde olduğu filmde ana öykü etrafında birçok yorum, yönetmen tercihleriyle başkalaşan filmler izledik ama galiba en coşkulusu bu! Sırf kurduğu atmosfer için bile izlenebilir ki, filmin en iyi yanlarından birisi görüntü yönetimiyle birleşen mekan algısının üstümüze sinen gerçekliği! Uğultulu Tepeler bu arada Catherine ve ailesinin yaşadığı malikanenin adı, çok malikane gibi olmasa da!
Babasının eve getirdiği kimsesiz çocuk Heathcliff (Owen Cooper) ve Catherine arasında başlayan kardeşlik, dostluk ve sonrasında çekimle birlikte aşka evrilen rüzgarlı hikaye bir arzu nesnesine dönüşümün karmaşık evrimini incelikle karşımıza getiriyor. Filmin attığı bazı karakter ve yerler de yok değil, mesela ağabey Hindley hiç yok, baba da yaşlanıp zavallı bir şekilde ölüyor, sanırım iki figürü (baba-oğul) birleştirmişler. Meraklı kiracı Bay Lockwood da ortalarda yok, kitapta anlatıcı kıvamındaki Nelly Dean de daha geri planda, soğuk, mesafeli bir duruşla Hong Chau tarafından canlandırılmış. Kötü üvey anne ya da kızının aşkını görmezden gelen, her şeyi para ve itibar sayan baskıcı anne rolü de diyebiliriz onun için!
30 yıllık kısa hayatına Uğultulu Tepeler’i sığdıran Bronte kitabını yazarken imkansız aşkın etrafını çevreleyen sınıf çatışmasını, aynı zamanda ırkçılıkla ilgili duyduğu sıkıntıları, (Heathcliff romanda bir siyahi, 2011 yapımı filmde de öyle) dönemin getirdiği şiddet, çatışma, toplumsal dışlama gibi konuları da ele alıyor ama film bunlara hafifçe vurgu yapıyor, asıl yapmak istediği aşkın yarattığı perişanlık, düşkünlük ve kendini bilmezlik hali! Fennell kendi izlenimlerini filme sızdırıyor ve filme modern bir yorum katıyor, film bazı yerlerde Margot Robbie’nin kostümleriyle abartılı bir moda çekim kataloğu izlenimi veriyor. Heathcliff’e hayat veren gösterişli Jacob Elordi de bu anlamda iyi bir eşlikçi.
Filmin şehvetinin ve fazlasıyla acıyla boğuşan anlatısının eğlenceli bir yanı da yok değil. Film ıslaklığı ve akışkan, sıvı yapışıklığı da dekor olarak kullanıyor ve nesnelerden erotik bir geçiş yapıyor bolca! Bir salyangozun pencere camına bıraktığı sümük izi, yatağa konan yumurtalardan sızan yapışkan sıvı, avuçlanan hamur ve sırtta biriken ter damlacıkları filmi şehvetin üst noktalarına taşıyor ve iki arasında yaşanacak her şeye öncülük ediyor! Dönem filmlerinde sıkça yaşanan şey burada da yaşanıyor. Yerleri süpüren gösterişli elbiseler, çamura, kana bulaşıyor ve bu olağan halde devam ediyor. Bir yandan da Fennell bize şunu göstermek ister gibi. Üstte son derece şık duran şeyler, alta inince kirli, kaba ve iğrenç durabilir! Filmin önermesi de buna vurgu yapıyor!
Filmi izlerken Netflix’te sezon sezon yayınlanan Bridgerton aklıma gelmedi değil ya da şöyle ifade etmek daha doğru, o diziyi izleyenlerin seveceği türden bir Uğultulu Tepeler versiyonuyla karşı karşıyayız! Ama buradaki atmosfer ve birbirinin sonunu getirme konusu daha karanlık. Birbirlerine karşı konulmaz hisler besleyen Heathcliff ve Cathy bir yanlış anlaşılma nedeniyle çok uzun süre ayrı kalır, ne zaman ki Heathcliff geri gelir, zengin Edgar Linton ile evlenmiş Cathy’nin bastırılmış aşkı ortaya çıkar. Kimse onları durduramaz, suçluluk, merhamet, kıskançlık, baştan çıkarma, delirme, aşağılama arasında bu ilişki bir kez daha devam eder. En çok da Edgar’ın kız kardeşi Isabella (filmin parlayanı) acımasız ve yürek burkan bir intikam planının kurbanı oluyor ama her şeyi kabul eden histerik hali onu filmin bir diğer yıldızı yapıyor!
Filmin her şeye abartılı bir ölçülülükle yaklaşan yanından Cathy’nin gelinliği de nasibini alıyor, gerçek olmayan bir vurgu yapar gibi! Diğer filmlerle karşılaştırdığımızda onların naif havasını bozan bir hareketlilik var ve bunlar hikayenin çoğu yerde yakaladığı gotik havayla taban tabana zıt! Ten rengi bir yatak odası ve unutulmamış, özenli bir ‘ben’ dokunuşu karakterin filmin sonunda teniyle girdiği zorlu sürece de işaret ediyor gibi! Pürüzsüz, bebek kıvamında tasarlanan duvar boyası algısı filmin sonunda damarlı, zehirli, pürüzlü bir bitişin simgesine dönüşüyor.
Bir yandan da görüntü yönetmeni Linus Sandgren filmde önemli bir boşluğu dolduruyor, film görsel olarak çok tatmin edici. Özellikle de Sandgren’in bol sisli, kırmızıya dönük tonlaması ve çözünürlüklü sinematografisi çok tatmin edici. Filmden beklediğimiz gotik ve fantastik hava bu şekilde tamamlanıyor gibi geliyor. Fennell kitaptaki temel duyguyu yansıtmayı başarıyor. Nedir o; engellenmiş bir arzunun yol açtığı yıkım… O yüzden ikilinin yarattığı duygu yoğunluğu çoğu zaman doğal geliyor, galiba filme uyarlama değil de yeniden yorumlama olarak bakarsak, son derece akıcı olduğunu göreceğiz. Keyif almanız için bu gözle izlemenizi salık veririm.