Chalamet İçin Her Yol Mübah!
Yazar: Onur KırşavoğluSafdie Kardeşler, birkaç harika filme beraber imza attıktan sonra, ayrı yollara gitmeyi tercih ettiler ve 2025 yılında, popüler olmayan, başarıdan çok olumsuz şöhrete sahip sporcuların hayatını perdeye yansıtarak karşımıza çıktılar. Normalde oldukça başarılı olmuş ve halk tarafından tanınan sporcuların biyografilerini görmeye alışığız ama Safdie Kardeşler bu anlatıyı da kendilerince özgün bir hale dönüştürdüler. Benny Safdie, Dwayne Johnson ve Emily Blunt kadrosuyla "Smashing Machine"i çekip bir Amerika güreşçisinin hikayesini anlatırken, Josh Safdie masa tenisinde başarı elde etmek isteyen ve bu yolda her şeyi mübah gören Marty Mauser’in hayatına odaklandı. "Marty Supreme" adlı filmde Timothee Chalamet, Gwyneth Paltrow, Odessa A’zion, Geza Röhrig ve Kevin O’Leary başlıca rolleri üstleniyor. Senaryoyu ise Josh Safdie ile birlikte, önceki filmlerde kardeşlerle birlikte çalışan Ronald Bronstein kaleme aldı. Bu da “Safdie Kardeşler” tadını yakalama konusunda Josh için bir adım öne geçmek anlamına geliyordu ki bunu filmde rahatlıkla görebiliyoruz.
A24
Josh Safdie’nin "Marty Supreme"i, ilk bakışta Amerikan rüyasının kenar mahallelerinden çıkmış bir “başarı hikayesi” gibi görünse de, kısa sürede bu anlatının içini oyup geriye yalnızca hırs, boşluk ve bastırılmış bir şiddet duygusu bırakıyor. Film, adını taşıyan karakterin yükselişini kronolojik bir biyografi disiplinine hapsetmek yerine, parçalı ve huzursuz bir anlatı yapısıyla inşa ediyor. Bu tercih, Safdie’nin sinemasına özgü o tanıdık gerginliği daha ilk dakikalardan itibaren hissettiriyor. Kamera hiçbir zaman rahatlamıyor, hikaye hiçbir zaman “tamamlanmış” bir başarı duygusuna izin vermiyor. Filmin tempo ve kurgu anlamında muhteşeme yakın olduğunu belirtmek gerek. Bu noktada da karşımıza Bronstein adı çıkıyor. "Uncut Gems" ve "Good Time" filmlerinin kurgusunda onun imzası var. "Smashing Machine" filmini de sevdiğim için Benny Safdie için olumsuz bir şey söylemek istemem ama önceki başarılı filmlerin ağırlığı sanki Josh ve Bronstein gibi gözüküyor.
"Marty Supreme", temelde bir güç ve kimlik filmi. Marty’nin çevresindeki dünyayı sürekli olarak bir rekabet alanı olarak algılaması, filmin suç eksenine yaslanmasının da temel nedeni. Buradaki suç, yalnızca yasa dışı eylemlerle sınırlı değil; daha çok etik ihlaller, fırsatçılık ve başkalarının sınırlarını görünmez kılan bir kazanma arzusuyla tanımlanıyor. Safdie, karakterini ne romantize ediyor ne de açıkça mahkum ediyor. Onu izleyicinin karşısına, sürekli tetikte, sürekli saldırıya hazır bir bilinç haliyle koyuyor. Bu yaklaşım, filmi klasik “anti-kahraman” anlatılarından ayıran en önemli unsur. Safdie’nin yönetmenlik dili, "Marty Supreme"de neredeyse belgesel hissi veren bir gerçekçilikle çalışıyor. El kamerasının huzursuz hareketleri, yakın planların boğucu yoğunluğu ve diyalogların çoğu zaman kesintiye uğraması, Marty’nin zihinsel dağınıklığını ve kontrol takıntısını görsel bir dile dönüştürüyor. Film, seyirciye mesafe tanımak yerine onu karakterin nefes alanına kadar yaklaştırıyor. Bu da izleme deneyimini konforlu olmaktan çıkarıp, bilinçli olarak rahatsız edici bir noktaya taşıyor.
Oyunculuk tarafında "Marty Supreme", Safdie sinemasının alametifarikası olan “patlamaya hazır” performanslar üzerine kurulu. Başrol performansı, karakterin karizmasını parlatmaktan çok, içindeki güvensizliği ve korkuyu görünür kılıyor. Marty’nin her zafer anı, aynı zamanda bir çöküş provası gibi hissediliyor. Film, başarıyı hiçbir zaman nihai bir hedef olarak sunmuyor, aksine her kazanımın ardından büyüyen bir paranoya duygusunu merkeze alıyor. Bunu aktarma konusunda ise Timothee Chalamet muhteşem durumda. Hem kendi kariyerinin hem de yılın en iyi performansına imza atıyor. Sanırım hak ettiği Oscar ödülüne kavuşacak. Gerçi son günlerde sürekli farklı şekillerde karşımıza çıkıp, ödül propagandası yapıyor ve epey itici bir hale bürünüyor. Filmdeki karakterle neredeyse özdeşleşen bir durum var ortada. Chalamet, Oscar için her yolu mübah görüyor. Bakalım hedefine ulaşabilecek mi? Ben, Akademi’nin her şeye rağmen performansının hakkını vereceğini düşünüyorum. Paltrow’u uzun bir süre sonra sağlam bir performansla izlemek de iyi geldi, özlemişiz. Odessa A’Zion ise birkaç performansıyla son beş senede var olmuştu ama sektör tarafından esas kazanımı bu filmle birlikte olacak diyebiliriz.
"Marty Supreme", suçu bir sonuç değil, bir yöntem olarak ele alıyor. Sistemin içinde kalmaya çalıştıkça daha fazla sınır ihlali yapan bir karakter portresi çiziliyor. Bu bağlamda film, Amerikan kapitalizminin “her şey mübah” mantığını kişisel bir hikaye üzerinden somutlaştırıyor. Safdie’nin başarısı, bu eleştiriyi sloganlaştırmadan, karakterin davranışları ve seçimleri üzerinden inşa edebilmesinde yatıyor. Görsel ve ritmik açıdan bakıldığında film, bilinçli bir düzensizlik estetiği taşıyor. Sahne geçişleri pürüzlü, dramatik doruklar ise çoğu zaman beklenmedik anlarda kesiliyor. Bu yapı, Marty’nin hayatındaki istikrarsızlığın biçimsel bir karşılığı gibi çalışıyor. Film izlendikten sonra geriye net bir “mesaj”dan çok, huzursuz bir ruh hali bırakıyor ki bu da Safdie’nin sinemasal hedefiyle son derece uyumlu. Sonuç olarak "Marty Supreme", ne klasik bir biyografi ne de alışıldık bir suç anlatısı. Josh Safdie, bu filmle birlikte hırsın, gücün ve suçun iç içe geçtiği bir karakter çalışmasına imza atıyor. Rahatsız edici, düzensiz ve zaman zaman yorucu ama tam da bu yüzden etkileyici bir film. "Marty Supreme", suçu anlatırken seyirciye ahlaki bir konfor alanı sunmayan, yılın en sert ve dürüst Amerikan filmlerinden biri olarak öne çıkıyor.