Dehşetin Gündelik Hayata Sızması
Yazar: Tuğçe Madayanti ŞenKleber Mendonça Filho’nun The Secret Agent (O Agente Secreto) filmi, politik sinemanın o alışıldık, kimi zaman didaktizme kaçan ahlakçı ciddiyetini kararlı bir şekilde reddediyor. Yönetmen, dehşetin tam ortasında kahkaha atmayı göze alan, izleyiciyi hem sarsan hem de tuhaf bir neşeye davet eden nadir yapımlardan birine imza atıyor. 1977 yılının Brezilya’sında, askeri diktatörlüğün en karanlık ve baskıcı dönemlerinden birinde geçen film; baskıyı, paranoyayı ve devlet şiddetini büyük sloganlarla değil, tuhaf, arsız ve yer yer mide bulandırıcı bir mizahla karşılıyor. Mendonça Filho, korkunun gündelik hayatın kılcal damarlarına nasıl sızdığını göstermek için sesini yükseltmiyor; aksine, en trajik anlarda bile kahkahayı bir direniş biçimi olarak kullanıyor.
Başka Sinema
Film, Recife şehrine arabayla giriş yapan Marcelo’nun (Wagner Moura) yüzüne çöken ağır melankoliyle açılıyor. Eski bir üniversite profesörü olan Marcelo, sadece fiziksel bir mekândan değil, kendi geçmişinden ve rejimin takibinden kaçıyor. Ancak bu kaçış, klasik politik gerilim filmlerinde görmeye alıştığımız o net, stratejik veya kahramanca hamlelerden oluşmuyor. Marcelo’nun geri çekilmesi, daha çok tükenmişlikten beslenen, mecburiyetlerin şekillendirdiği bir yorgunluğu barındırıyor. Eşini trajik bir biçimde kaybetmiş bir dul olan Marcelo, küçük oğlu Fernando’ya tutunmaya çalışırken aslında gelecekle kurabileceği son bağı korumaya çalışıyor.
Wagner Moura, Marcelo karakterinde izleyiciye alışılagelmiş bir "direnişçi" portresi sunmuyor; aksine, karakteri kahramanlık mitlerinden tamamen arındırarak canlandırıyor. Moura’nın oyunculuk tekniği, büyük tiratlar veya dramatik patlamalar üzerine değil, mikro-ifadeler ve bedensel bir yorgunluk üzerine kurulu. Marcelo’yu canlandırırken kullandığı omuz düşüklüğü ve kaçamak bakışlar, rejimin yarattığı paranoyanın sadece zihinsel değil, fiziksel bir yük olduğunu da hissettiriyor. Bir sahnede saçının ve sakalının biçimiyle Che Guevara’yı andırması, yönetmenin bilinçli bir görsel tercihi olsa da; Moura bu imajın içini "ideolojik bir hırsla" değil, "insani bir kederle" dolduruyor.
Onun performansı, izleyiciye Marcelo’nun aslında sadece "huzur içinde yaşlanmak isteyen" bir adam olduğunu hatırlatıyor. Marcelo, bir devlet dairesinde silik bir memur gibi çalışırken veya oğluyla vakit geçirirken, Moura’nın sergilediği o tekinsiz sakinlik, fırtına öncesi sessizliği andırıyor. Bu oyunculuk tercihi, karakteri ulaşılmaz bir devrimci figürü olmaktan çıkarıp, her an sokakta rastlayabileceğimiz, trajedisini içine gömmüş bir "komşu" haline getiriyor.
Mendonça Filho için Recife, sadece bir dekor ya da tesadüfi bir mekân olmanın ötesine geçiyor; şehir, bireysel deneyim ile kolektif travmanın iç içe geçtiği canlı bir hafıza alanına dönüşüyor. Bir yanda Karnaval coşkusu, terli bedenler, güneş ve müzik şehri doldururken; diğer yanda devletin her köşe başına sinmiş, görünmez ama her an tetikte olan şiddeti hissediliyor. Film, tam olarak bu diyalektik çelişkiden güç alıyor. Marcelo’nun sığındığı apartman dairesi, Dona Sebastiana’nın (Tânia Maria) etrafında kümelenen küçük bir direniş ekosistemini andırıyor. Burası kaçakların, mültecilerin ve her an "kaybolmaya" hazır insanların toplandığı bir yer olmasına rağmen, asla bir yas mekânına dönüşmüyor. Aksine; içki, dans ve bitmek bilmeyen kahkahalar bu odalarda yankılanıyor. Yönetmen, yaşam enerjisini pasif bir direniş biçimi olarak sunarken, Karnaval’ı diktatörlüğün o steril ve buz gibi ciddiyetini bozan, onu gülünçleştiren bir karşı kuvvet olarak kurguluyor.
Diktatörlük, film boyunca neredeyse her sahnede kadrajın kıyısında bir gölge gibi dolaşıyor. Marcelo’nun çalışmaya başladığı devlet kimlik bürosu, duvarları General Ernesto Geisel’in donuk portreleriyle kaplı, ruhsuz bir mekân olarak tasvir ediliyor. Bir gazete sayfasında alelade bir başlık olarak görülen "Demokrasi tartışması" ifadesi, karakterlerin yaşadığı gerçeklikle alay ediyor. Mendonça Filho, baskı rejimini büyük işkence sahneleriyle değil, bu mekânların ruhsuzluğu ve gündelik korkunun sıradanlaşmasıyla anlatmayı tercih ediyor.
Mizansen (mise-en-scène), The Secret Agent’da salt bir estetik tercih olmaktan çıkıp doğrudan politik bir anlatı aracına evriliyor. Bu yaklaşım, rejimin baskı mekanizmalarını izleyicinin algısına doğrudan yerleştiriyor. Özellikle deep focus (derin odak) tekniğinin kullanımı, bu politik katmanı belirginleştiriyor. Ön planda neşeli, renkli ve abartılı kostümleriyle dans eden Karnaval figürleri dururken, arka planda aynı netlikte beliren askeri devriyeler ve polis figürleri mekânsal sürekliliği vurguluyor. Bu teknik, eğlence ile baskının aynı fiziksel alanda yan yana var olabildiğini, hatta birbirinden ayrılamaz hale geldiğini kanıtlıyor. İzleyici, neşenin bile sürekli bir tehdit altında olduğu bu tekinsiz atmosferi derinden soluyor.
Yönetmen, Brezilya sinema tarihinin köşe taşı olan Cinema Novo’nun (Glauber Rocha, Nelson Pereira dos Santos) tozlu ve çiğ sokak gerçekçiliğini, modern ve doygun bir renk paletiyle harmanlıyor. 1970’lerin o nemli, terli ve canlı dokusu, parlak ışıklar ve dokusal zenginlikle yeniden üretiliyor. Ancak bu görsel zenginlik, diktatörlüğün çirkinliğini örtmek için değil, o çirkinliğin ne kadar "canlı" bir hayatın üzerine çöktüğünü göstermek için kullanılıyor.
Filmin asıl çarpıcı gücü, türler arası geçişlerde (genre-bending) saklı duruyor. Hikâye klasik bir casusluk gerilimi olarak başlıyor; takip edilmeler, kimlik gizlemeler ve şüpheli karşılaşmalar gerilimi tırmandırıyor. Ancak kurgu masasında belirlenen o ani ritim kırılmaları ve yaratıcı ses tasarımı devreye girdiğinde, film bir anda grotesk bir kara komediye dönüşüyor. Açılış sahnesindeki benzin istasyonu sekansı bu durumun en net örneğini oluşturuyor: Kartonla örtülmüş bir ceset, dışarı taşan ayaklar, etrafta vızıldayan sinekler ve köpekler... Bu sahne hem mide bulandırıcı hem de absürt bir şekilde komik duruyor. Ölüm, burada bir şok unsuru olmaktan çıkıp dekorun sıradan bir parçası haline geliyor.
İşitsel dünya ise bu tekinsizliği tamamlıyor. Mendonça Filho, ses tasarımını izleyiciyi sürekli bir tetikte olma haline (hyper-vigilance) itmek için kullanıyor. Recife’nin o cıvıl cıvıl Karnaval sesleri; arka planda aniden beliren diegetik olmayan tekinsiz seslerle sabote ediliyor. Plaj sahnesinde denizin huzurlu dalga seslerinin arasına sızan uzak bir siren sesi, rejimin "her yerde hazır ve nazır" olma halinin işitsel bir yansıması olarak işlev görüyor. Absürt sahnelerde kullanılan abartılı ses efektleri —bir bacağın zıplama sesi veya köpekbalığının midesinden gelen tuhaf gürültüler— filmi bir anda bir çizgi film groteskliğine ya da bir B-tipi korku filmi atmosferine taşıyor.
The Secret Agent, geleneksel bir politik filmden beklenen o büyük kahramanlık vaatlerini sunmuyor. Bunun yerine, en ağır baskı altında bile nasıl nefes alınacağını, nasıl hatırlanacağını ve en önemlisi nasıl dans edileceğini hatırlatıyor. Wagner Moura’nın sessiz anları, bakışları ve içsel yorgunluğu; karakterin bir ikon değil, etten kemikten bir insan olduğunu her an vurguluyor.
Sonuç olarak Mendonça Filho, mizanseni ve tür geçişlerini bir silah gibi kullanarak diktatörlüğün görünmez kıldığı şiddeti, herkesin görebileceği bir netliğe kavuşturuyor. Karnaval coşkusu altında yatan ölümü, polis sorgusunun sıradanlaşmasını ve aile dramının politik baskıyla iç içe geçmesini anlatırken; görsel ve işitsel dili doğrudan bir eleştiriye dönüştürüyor. Hayat yıkıcı olabiliyor; ancak film bize aynı anda aşkın, şarkıların, soğuk bir biranın ve Karnaval’ın da orada durduğunu fısıldıyor. The Secret Agent, bazen en büyük politik tavrın, sadece "yaşamaya devam etmek" olduğunu kanıtlayan, cesur ve sarsıcı bir başyapıt olarak sinema tarihindeki yerini alıyor.