Kurtuluş
BEYAZPERDE ELEŞTİRİSİ
3,0
Ortalama
Kurtuluş

“Muğlak Bir Politik Manzara”

Yazar: Onur Kırşavoğlu

Emin Alper’in beşinci uzun metrajı olan Kurtuluş, yönetmenin filmografisinde hem tematik sürekliliği hem de anlatısal yoğunluğu bakımından özel bir yere yerleşiyor. Dünya prömiyerini Berlin Film Festivali’nin 76. edisyonunda yapan film, festivalin en prestijli ödüllerinden biri olan Jüri Büyük Ödülü’nü (Gümüş Ayı) kazandı. Aynı törende en büyük ödülü de İlker Çatak imzalı Sarı Zarflar elde etti ve o da yakın zamanda vizyondaki yerini alacak. Kurtuluş, Alper’in uzun süredir inşa ettiği politik sinema hattını da geliştirdi ve uluslararası arenaya taşıdı ama şimdiye kadar ki en zayıf Emin Alper filmi olduğunu da maalesef söylemek gerekiyor. Filmin başlıca rollerinde Caner Cindoruk, Berkay Ateş, Feyyaz Duman, Naz Göktan ve Özlem Taş gibi oyuncular yer alıyor.

Bir Film

Kurtuluş, görünürde bir toprak anlaşmazlığını anlatıyor ve diğer dertlerini de etrafında kuruyor. Yıllar önce köylerini terk etmek zorunda kalan Bezariler ile bölgede hakimiyet kurmuş vaziyette olan ve korucu görevini de üstlenen Hazeran aşireti arasındaki gerilim giderek büyüyor. Ancak film, görünenin aksine bu çatışmayı yalnızca yerel bir hikaye olarak ele almıyor, aksine kolektif suç, korku ve iktidar mekanizmalarının nasıl işlediğini inceleyen geniş bir politik alegoriye dönüştürüyor. Hal böyle olunca da yurt dışında başka ödüller alması da olası gözüküyor. Alper’in röportajlarında da sıkça vurguladığı gibi, film “bir topluluğun korkunç suçlar işleyebilecek noktaya nasıl sürüklendiğini” anlamaya çalışan bir yerde duruyor. Yönetmen için mesele yalnızca fail ile kurban arasındaki basit bir karşıtlık değil, daha çok sıradan insanların korku, propaganda ve aidiyet duygusuyla nasıl suçun parçası haline gelebildiği sorusu.

Bu bakımdan film, Alper’in önceki yapıtlarıyla güçlü bir süreklilik kurar. Tepenin Ardı, Abluka ve Kurak Günler nasıl paranoya ve iktidar ilişkilerini inceleyen alegorik anlatılarsa, Kurtuluş da benzer bir politik sinema damarını sürdürüyor. Ancak burada fark, kolektif psikolojiye daha geniş bir ölçekten bakması. Bireyler değil, bütün bir topluluk hikayenin öznesi haline geliyor. Eleştiriler de daha çok burada başlıyor. Filmde iyiyi kötüyü, doğruyu yanlışı ayırmak biraz zorlaşıyor. Türkiye tarihine ve olayın esinlendiği gerçek olaya bakarak karakterleri oturtmak ve aralarındaki bağı özümsemek oldukça zorlaşıyor. Anlatı da bu açıdan soğuk bir tarzda seyrediyor ve filmin içine girebilmek güçleşiyor. Bu noktada oyuncuların performanslarının bazılarının zayıf oluşu ya da jestler ve mimikler anlamında sağlam olsa da aksan sorunu yaşamaları bu olumsuz etkiyi artırıyor. Sonuç olarak senaryo ve karakter oluşumları inandırıcılıktan uzak, yapay bir noktada bizi karşılıyor. Bir de kurgudaki sorunlar iyice kopmamızı sağlıyor. Genç bir yönetmen ilk filmini çekmiş de imkansızlıklar dahilinde elinden gelen bu kadarmış gibi bir hava veriyor. En azından ben böyle hislerle izledim filmi diyebilirim.

Filmin daha güçlü olduğu yönü ise atmosferi. Klasik dramatik yapıdan çok atmosfer üzerine kurulu bir anlatıya sahip ve bu anlamda temposu da gayet dengeli. Aynı zamanda atmosfere yardımcı olan dağ köyü, sisli manzaralar ve tekinsiz rüyalarla çevrili bir mekan olarak adeta başlı başına bir karaktere dönüşüyor. Hikaye ilerledikçe gerçek ile kabus arasında gidip gelen sahneler, izleyiciyi sürekli bir belirsizlik içinde tutuyor. Bu tercih, Alper’in sinemasındaki “paranoya estetiği”nin yeni bir varyasyonu. Bunu Tepenin Ardında filminden beri gözlemliyoruz ve bu açıdan Alper oldukça başarılı. Anlatının ritmi özellikle ilk bölümden itibaren yavaş yavaş tırmanıyor. Bu tırmanış, köyde biriken gerilimin adım adım büyümesiyle paralel bir şekilde ilerliyor. Filmin ikinci yarısında ise çatışmanın kaçınılmaz biçimde şiddete evrildiğini görüyoruz. Bu noktada Alper, dramatik patlamaları minimal bir estetikle sunarak seyircinin dikkatini olayın kendisinden çok arkasındaki zihniyete yönlendirmeye çalışıyor.

Kurtuluş'un geçtiği köy yalnızca coğrafi bir mekan değil, aynı zamanda Türkiye’nin yakın tarihindeki çatışmaların sembolik bir alanıdır. Filmdeki aşiret gerilimi, yerinden edilme hikayeleri ve geri dönüş meselesi, bölgenin politik tarihine dair güçlü çağrışımlar taşıyor. Alper, bu tarihi doğrudan anlatmak yerine hafızanın parçalı biçimde geri döndüğü bir anlatı kuruyor. Karakterlerin rüyaları, geçmişe dair belirsiz anılar ve söylentiler, köyde yaşanan travmanın izlerini de görünür kılıyor ama en çok tartışma da, daha Berlin gösteriminden itibaren başlayarak bu noktadan çıkmış gibi duruyor. Olayların ve karakterlerin muğlaklığı politik açıdan zayıf görülüyor, görülecektir. Bazı temsiller konusunda da politik açıdan zayıf bulunacaktır. Gerçek bir olaydan esinlenmesine rağmen fazla soyut ya da steril bulunacaktır diyebiliriz.

Kurtuluş, Emin Alper’in sinemasının şimdiye kadarki en yoğun ve karanlık örneklerinden ama bir o kadar da zayıf bir film. Film, bireysel hikayelerden çok kolektif suç ve toplumsal paranoya üzerine kurulu bir anlatı geliştirerek önceki filmlerinden aşina olduğumuz politik alegori sunuyor ama birçok şey muğlak kalıyor ve yeteri kadar geçmiyor. Tabii ki bir topluluğun kendini “kurtuluş” fikrine ne kadar kaptırırsa, o ölçüde felakete yaklaşacağı gerçeğinin evrensel anlatısı için muğlak olması bazı izleyiciler için kabul edilebilir noktada duruyor. Emin Alper’in filmografisinde zaten var olan karamsar politik bakış, bu filmde daha da keskinleşiyor bir yandan. Kurtuluş, yalnızca bir köy hikayesi değil, korkunun, aidiyetin ve güç budalalığının insanları nasıl dönüştürdüğüne dair evrensel bir uyarı. İşleyişte sıkıntılar var ve daha iyi bir film bekliyordum ama sonuçta bir Emin Alper filmi ve herkes bu deneyimi yaşayıp tartışabilmeli. Sinema bu haliyle daha güzel.

Daha Fazlasını Göster