Senaryosunu...
Hüseyin Badem karakterini de canlandıran Ata Demirer kaleme alırken...
Yönetmen koltuğunda da Hakan Algül'ün oturmak da olduğu "Eyyvah Eyvah"; Türk sinemasının...
Hem de, ziyadesiyle kısa sayılabilecek bir süre içerisinde...
***
Kim, ne derse desin...
"Kült" mertebesine erişebilme becerisini gösterdiğinden, tek bir endişe dahi duymadığımız gibi...
Aksini iddia eden "çok bilmişlere de" yalnızca...
Tersi asla mümkün olmasa da, bunu kanıtlamalarını önermekle yetinebileceğimiz, sıra dışı nitelikteki komedilerinden birisi olarak geliyor karşımıza...
***
Gelin isterseniz...
Yapımcılığını, kendisini sıklıkla bizzat, neredeyse, sineğin yağını çıkartan...
Nevi şahsına münhasır mahiyetteki prodüksiyonlarda yer alan imzalarıyla, yakından tanıdığımız...
***
Ve sırf bu sebeple de...
"Korku - komedi" kategori farklılığına rağmen, Jason Blum'a benzettiğimiz Necati Akpınar'ın BKM'sinin üstlenmesinin yanı sıra...
2011 ve 2014 tarihli devamındakilerinin de, detaylı birer yorumunu, yine bu mecrada paylaştığımız...
Toplam üç filmlik serinin, bu ilk filmine de biraz daha yakından bakalım...
***
Çanakkale'nin Geyikli beldesinde, anne tarafından, sıklıkla birbirlerini yiyen...
Ardından da barışarak uzlaşmak mecburiyetinde kalan büyük ebeveynleri...
Ninesi Hatice (Tanju Tuncel) ve dedesi Halil (Salih Kalyon) ile birlik de yaşayan Hüseyin Badem...
Düğünlerde, klarnet çalıp şarkı söyleyerek hayatını kazanırken...
Sağlık ocağındaki hemşire Müjgan'a da (Özge Borak), fena halde vurulmuş bir durumdadır...
***
Ve...
İşte bu genel çerçeve kapsamında Hüseyin...
Saz arkadaşları Melek (Caner Alkaya), Murat (Okan Çabalar) ve İbrahim (Alican Yücesoy) ile gününü gün edip...
Gülüp eğlenirken...
***
Günün birinde...
Kendisinin cebinden, gizlice aldığı paraları istifleyerek biriktiren ninesinin sandığını karıştıran Hüseyin...
Vakti zamanında...
Babası Ali Rıza Şeker'in (Meray Ülgen), annesi Ayşe Badem'e...
İstanbul'dan gönderdiği mektupları bulur...
***
Böyle olunca da Hüseyin...
Hayatında, tek bir kere dahi görmediği babasını bulmak amacıyla...
İstanbul'a doğru yola koyulur...
***
Varır varmaz da...
Hemşerisi, terzi Ramiz'i (Bican Günalan) bulur...
***
Ki...
Aynı Ramiz, dükkanı Hüseyin'e emanet edip...
Bankaya diyerek, elindeki kuponla...
Aslında bir koşu at yarışı izlemeye gittiğinde de...
Sahne kostümünü teslim almak gayesiyle...
Aniden çıkıp gelen Firuzan'da (Demet Akbağ) mevzuya dahil oluverir...
***
Ancak...
Geleneksel üslubumuz gereği...
"Spoiler" vermek suretiyle, henüz seyretmemiş olanların ağızlarının tadını kaçırmak istemediğimiz için biz de kendi anlatımımızı...
Filmdeki tüm heyecanın start alacağı...
Burada noktalarız...
Dakika 34...
***
Hüseyin'in babasını bulma sürecindeki...
Gırgır ve şamatanın dibine vurulmaya devam edileceği filmin geride kalanında siz değerli sinemasever dostlarımızı; aradan geçen 16 yıllık süreye rağmen...
Seyircisini, halen ilk günkü kadar eğlendirmeyi, başarıyla sürdüren...
70 dakikalık bir bölüm daha bekliyor olacak...
***
Emek verilerek ve benzeri bir örneğine rastlamanızın da asla mümkün olamayacağı; alışılmış "nesir" tarzının dışındaki, yüzyıllar içinde güzel Türkçemize yavaş yavaş sızarak eklemlenmiş Arapça, Farsça ve Avrupa kökenli sözcükler bütününe entelektüel taklaların attırıldığı...
"Irkçılık", "faşizm", "homofobi" ve doğruluğunun bilimsel olarak kanıtlanması imkansız bir metafizikten ibaret olan "inanç övücülük" yahut da "yericilik" içermediği için...
Ezberleri bozan "lirik" bir anlatım dili de benimsenmek yoluyla...
25 - 30 kelimelik Türkçe bilgi haznesinin ötesine geçilerek yazılmış, bir başka "özgün" yorumda yeniden buluşmak dileğiyle...
Keyifli seyirler,