Otomatik Portakal
Ortalama puan
4,2
1256 Puanlama

194 Kullanıcı yorumları

5
53 Eleştiri
4
96 Eleştiri
3
14 Eleştiri
2
12 Eleştiri
1
4 Eleştiri
0
15 Eleştiri
Sırala
En yararlı eleştiriler En yeniler En çok eleştiri yazmış üyeler En çok takip edilen üyeler
l-i-l-a-H
l-i-l-a-H

Takipçi 2.129 değerlendirmeler Takip Et!

0,5
17 Ocak 2011 tarihinde eklendi
Sabırlı ve mesaj seven seyircilere...
rudeonerudeone
rudeonerudeone

Takipçi 1.698 değerlendirmeler Takip Et!

4,0
30 Kasım 2008 tarihinde eklendi
farklı bir yapıt olduğu kesin,kült olduğunu anlıyorum fakat sanki bana çok da gerekli gelmedi.bazı yerlerde sıkılıyorsunuz,kesinlikle izlenmesi gereken bir film mi? bence pek değil.sinemasal açıdan değil ama bu kadar ünlü bir filmi de izlemek gerekir tabii ki.başrol gerçekten inanılmaz zor bir karakter ancak bunun altından başarıyla kalkılmış.
Engin Yüksel
Engin Yüksel

Takipçi 1.470 değerlendirmeler Takip Et!

3,0
6 Ocak 2015 tarihinde eklendi
dönemine göre kesinlikle çok farklı ve ilginç bir film fakat yine de 6/10
jamesbond-2
jamesbond-2

Takipçi 1.684 değerlendirmeler Takip Et!

4,0
19 Temmuz 2013 tarihinde eklendi
Şiddetin sınırlarını zorlayan sahneler olduğu için bazen izlemek zorlaşsa da anlattıkları ve toplumdaki suça yatkın insanları bilinçaltılarını işlemesi açısından önemli bir yapıt,suçlu psikolojisi apayrı bir şey zamanla o kişiye yaptığı şeyleri gösterince o bile iğ izleyin ve kendiniz karar verin nasıl olduğuna
beck31
beck31

Takipçi 1.383 değerlendirmeler Takip Et!

4,5
2 Mart 2007 tarihinde eklendi
her daim sıkılmadan izleyecegim deha adam tapilasi adam stanley kubrick basyapiti kesinlikle bir basyapit!!!!!!...
nskmourinho
nskmourinho

Takipçi 998 değerlendirmeler Takip Et!

4,0
22 Şubat 2009 tarihinde eklendi
Sindirilmesi ve izlenmesi kolay bir film degil fakat gelin görün ki deha kubrick yine yapacagını yapmış.Günümüzün iki temel zarar faktörlerine dönüsen siddet ve seksi enfes bir bicimde dile getirmiş.Filmin sonlarına dogru ne kadar bunlardan kacarsak kacalım siddet heryerdedir mesajı cok güzel verilmiş.Filmin sonunun ise gercekten mükemmel giden esere celme taktıgını düsünüyorum 8.5/10
KaliteTAKİP
KaliteTAKİP

Takipçi 898 değerlendirmeler Takip Et!

3,5
1 Temmuz 2015 tarihinde eklendi
"DÜŞÜNMEK ÇARESİZLERİN İŞİDİR." şiddet uygulamaktan zevk alan ve arkadaşlarıyla beraber çevredeki insanlara bulaşan, tüm bunlar da yetmiyormuş gibi insanları öldürmekten zevk alan bir adam. arkadaşlarının attığı kazıkla hapise düşen ve hapise düştükten sonra hükumetin uyguladığı bir terapi programıyla zararsız bir insana dönüştürülmeye çalışılan bir adamın hikayesi. film kültleşmiş ve zamanında büyük bir sükse yakalamış. bunun nedeni sanırım iddialı şiddet ve aksiyon sahneleri. çünkü film 71 yılına ait olmasına rağmen inanılmaz güzel aksiyon sahneleri var. şiddet sahneleri de bir o kadar iyi yapılmış. fakat ben bu filmin de abartıldığı kadar iyi olduğunu düşünmüyorum. tamam ders veriyor olabilir ama kesinlikle bu kadar yüksek puanları hak etmiyor bana kalırsa. filmde kullanılan müzikleri sevdim. enteresan ve bir o kadar da güzeldi. sonuç olarak A Clockwork Orange garipti. kült ve Kubrick tarzı filmleri sevenler izlesin iyi seyirler...
odinhan
odinhan

Takipçi 1.029 değerlendirmeler Takip Et!

0,5
24 Ağustos 2007 tarihinde eklendi
Yapım yılı düşünüldüğünde takdir edilmesi gereken bir film olduğuna şüphe yok.Fakat bu filmi ilk kez içide bulunduğumuz zaman diliminde izleyen bir izleyici için gerçekten bitmez tükenmez bir işkence ve saçmalıktan ibaret olduğunu düşünüyorum.Bir klasik mi;bence hayır.Klasik olması için eskimemesi lazım,her dönemin izleyici bir tat almalı o filmden...
Turgay Buğdacigil
Turgay Buğdacigil

Takipçi 2.435 değerlendirmeler Takip Et!

4,0
3 Mayıs 2022 tarihinde eklendi
Senaryosunu da, Anthony Burgess'ın aynı isimli kült romanından (1962) uyarlayarak yazan büyük sinemacı Stanley Kubrick'in yönetmen koltuğunda oturduğu “A Clockwork Orange”:

"Kara mizah (dark comedy)" unsurların ustalıkla kullanıldığı; siyasi erkin, toplumun refah ve eğitim seviyesini yükselterek doğrudan suça yol açan sosyolojik düzeni ortadan kaldırmak yerine suçlu bireyleri, suçu işledikten sonra psikolojik tedavi ile rehabilite ederek topluma entegre etmeye çalıştığı fantastik bir drama olarak geliyor karşımıza...

Gelin isterseniz, farklı kategorilerdeki dört Academy ve yedi BAFTA ödülüne aday olmasına karşın; eğer sinema sanatı ile yakından ilgilenmiyorsa, bugün neredeyse hiç bir sıradan sinemaseverin adını kolay kolay anımsayamacağı "The French Connection" (1971) karşısında ciddi bir hezimete uğrayan bu "sinema klasiğine" biraz daha yakından bakalım...

***

Şahane bir performans sergileyen Malcolm McDowell'ın canlandırdığı Alexander "Alex" DeLarge ile üç kankası Pete (Michael Tarn), Georgie (James Marcus) ve Dim (Warren Clarke); oturmakta oldukları Korova Süt Barı'nda, içine uyuşturucu eklenerek, kendilerini saldırgan bir hale getirecek olan sütlerini yudumlamaktadırlar...

Bardan çıktıklarında gerçekleştirdikleri ilk icraatları da; yollarının üzerindeki bir alt geçidin köşesinde demlenirken, kendilerinden bozukluk isteyen yaşlı bir alkoliği (Nicholas Hill) öldüresiye dövmek olur...

***

Derken...

Terk edilmiş bir gazinoda, Billy (Richard Connaught) ve onun dört kankasına; ellerine geçirmiş oldukları bir genç kadının (Cheryl Grunwald) ırzına geçmeye yeltenirlerken rastlarlar...

Ve...

Çok geçmez...

Genç kadın kaçıp kurtulurken, iki grup birbirlerine girerler...

***

Ardından otomobillerine atlayan Alex ve kankaları soluğu, trafiği terörize etmelerinin ardından, zilini çaldıkları kapının önünde yalan söylemek suretiyle; Bay (Patrick Magee) ve Bayan Alexander'ın (Adrienne Corri), darmadağın edecekleri evlerinin içinde alırlar...

Kankalarından Georgie Bay Alexander'ı yere sabitlerken, bangır bangır bağırarak "Singin' in the Rain" şarkısını söyleyen Alex, diğer bir kankası Dim'in kollarından tutmakta olduğu Bayan Alexander'a zorla tecavüz eder...

Bu eylemin nihayetinde; Bayan Alexander hayatını kaybederken Bay Alexander da, tekerlekli sandalyeye mahkum bir yatalak olarak yoluna devam edecektir...

***

Hızlarını alamayan dört serseri, birer bardak daha süt içmek amacıyla yeniden Korova'ya uğrarlar...

Barda BBC televizyonundan oldukları anlaşılan bir grup daha süt içerken, içlerinden şarkıcı olduğu anlaşılan bir kadın; Beethoven'in 9. Senfonisini seslendirmeye başlar...

Başlar başlamaz da, Alex'in kankalarından Dim; ağzıyla ses çıkartarak, o kadını engellemeye çalışır...

Ki bu da, aynı zamanda fanatik bir Beethoven hayranı olan Alex ile Dim'in aralarının limonileşmesi anlamına gelecektir...

***

Neyse...

Herkes kendi evine yollanırken Alex, bir fabrika çalışanı olan annesi (Sheila Raynor) ve işsiz ev erkeği babası (Philip Stone) ile beraber yaşadığı belediye konutlarındaki, odasındaki çekmece de yılan beslediği evlerine giderek yatar...

***

Öğlene doğru uyandığında; annesinin anahtarını kullanarak evlerine girerek, kendisine son bir uyarıyı yapacak olan dedektif Bay Deltoid (Aubrey Morris) beklemektedir...

Zira diğer vukuatlarını değilse de, Billy ve kankalarıyla yaptıkları kavgadan haberdardır...

***

Plakçı dükkanında tanıştığı iki kızla (Katharina Kubrick) evinde üçlü seks alemi yapan Alex, işini tamamlayınca; kendisini, sürpriz bir ziyaret için yaşadığı apartmanın girişinde beklemekte olan kankalarının yanına iner...

Çünkü artık, özellikle de daha büyük vurgunlar yaparak ciddi paralar kazanmak isteyen Georgie ile Dim, Alex'in liderliğini kabul etmemektedirler...

Ancak çok kısa bir süre içerisinde Alex, her ikisine de hadlerini bildirerek, süt dökmüş kedi gibi olmalarını sağlar...

***

Ama kankalarının taleplerini haksız da bulmaz...

Böylelikle akşama, Woodmere çiftliğinde tek başına kedileriyle yaşayan Bayan Weathers'ın (Miriam Karlin) malikanesini, aynen Alexander'lara uydurdukları yalanlar ile basacaklardır...

Fakat Alexander'ların başına gelenleri gazete haberlerinden öğrenmiş olan bu kadın, hiç tereddüt etmeksizin telefonla hemen polisi arar...

Aynı esnada kapıdan giremeyen serserilerden Alex, açık durumdaki bir pencereden binanın içine sızıp kapıyı açmayı planlamaktadır...

Yalnız biraz aceleci davranan Alex pencereden girer girmez; kendisine direnen kadını öldürür ve mekanın kapısını açtığında da, kankalarının ihanetine uğraması sebebiyle polise enselenerek on dört yıl hapse mahkum edilir...

***

O artık Alexander DeLarge değil Parkmoore Hapihanesi'ndeki 655321 numaralı bir mahkumdur...

Alex, belki de hayatında ilk kez; Baş Gardiyan Barnes'ın (Michael Bates) kişiliğinde, devlet otoritesinin en sert haliyle karşı karşıya gelmektedir...

Tabii hapishanede kendisine göz koyan rahip ile göz kırpan bir mahkum da (Joe Bartlett), işin cabası...

Elbette bir de ortalıkta; Alex'in bizzat başvurmak istediği Ludovico tekniği olarak adlandırılan, insanı suç işlemekten caydıran yeni bir psikolojik tedavi yöntemi de bulunmaktadır...

Böylelikle Alex hem buradan çıkacak hem de bir daha hapishaneye girmeyecektir...

Ama henüz deneme aşamasındaki bu tedavi, hapishanenin direktörünün (Michael Gover) tehlikeli bulması nedeniyle Parkmoore'da uygulamaya sokulmamıştır...

***

Uzatmayalım...

Himayesine sığındığı rahibin de yardımıyla Alex, test için kendiliğinden gönüllü olmayı umsa da bu şansı; bir teftiş esnasındaki girişkenliği sayesinde, İç İşleri Bakanın (Anthony Sharp) kendisinden kapar...

Dakika 65...

Vakti zamanında, DVD ve vizyona girdiği yıl sinema salonunda izlediğimiz filmin geride kalanında sizleri 71 dakikalık muhteşem bir bölüm daha bekliyor olacak...

Keyifli seyirler,
ozzy-badd
ozzy-badd

Takipçi 831 değerlendirmeler Takip Et!

5,0
2 Ağustos 2011 tarihinde eklendi
'Mükemmelliyetçi' bir adamin , mükemmel filmi ... 5/5 ...
Ugur Tazegül
Ugur Tazegül

Takipçi 672 değerlendirmeler Takip Et!

5,0
1 Kasım 2011 tarihinde eklendi
uğur tazegül..................tolga taze24@hotmail.comfilm hakkındaki yorumumOtomatik Portakal bugüne kadar hakkında en çok konuşulan filmler listesinde ilk ona girebileceklerden biri. Hatta imdb ye göre tarihin en tehlikeli 25 filminden bir tanesi. Anthony Burgessin Otomatik Portakal adlı romanından uyarlanan film, içerdiği birçok cesur sahne ya da şiddet gösterileri şeklinde yorumlanan çekimleri ile o kadar çok tartışıldı ki, bazen eleştiriler yönetmenin dehasının ya da filmin asıl söyleminin önüne geçebildi. Eleştiriler kimi zaman haklı olsa da, film aslında o dönemin marjinal ruhunu yansıtıyordu. 1999 yılında kaybettiğimiz, Hollywoodun görüp görebileceği en büyük auteurlerden biri olan Stanley Kubrick tarafından çekilen film, ABDnin; daha doğrusu tüm dünyanın kabuk değiştirdiği bir döneme rast geliyordu. 1971 gibi gençlik hareketlerinin ve radikal bakış açılarının yükseldiği tarihsel bir kesitte, Kubrick de dönemin ruhunu yakalayarak oldukça cesur bir üslup benimsedi: Kendinden hiç ödün vermeyerek sinema tarihinin en şiddetli ve en yıkıcı film örneklerinden birini yönetti.Böylesi bir giriş fazla 'hızlı' bulunabilir: Ancak filmi izlememiş ya da hakkında henüz yorum okumamış izleyiciler için ufak bir dipnotla başlamak, filmin sadece bir şiddet gösterisi olduğunu ya da şiddeti estetize ettiğini belirten eleştilerin önyargısını engellemek amacını taşıyor. Otomotik Portakalın başrol koltuğunda tek başına şiddet değil, onun eleştirisi de oturuyor: Bu kimi zaman bir sokak çetesinin nedensiz bir şekilde gerçekleştirdiği şiddet, kimi zaman da devlet eliyle sistematik bir şekilde yerine getirilen şiddet olsun; Otomatik Portakal merkezine hep şiddetin eleştirisini alıyor. Ancak film ben eleştiri yapıyorum diye kartlarını açık oynamadığından birçok eleştirmenin kafasını karıştırıyor. Unuttukları nokta eleştiriyi Kubrickin yapıyor oluşu: Alaysı, üstü örtük, kimi zaman sinik ama her zaman izleyiciyi zorlayan, rahatsız ve hatta şok edici..Post-Endüstriyel Bir Toplumdan Siyah Beyaz Enstanteneler (!)Otomatik Portakal İngilterede, ileriki bir tarihte, sanayi sonrası bir uygarlığın distopik manzaralar sunan dünyasında geçiyor. Ancak distopik dememize bakmayın, bu dünya isminin çağrıştırdığı gibi kara değil. Tam aksine bembeyaz, herşey aseptik süreçlerden geçirilmiş ve hijyen kazanmış. Bu kadar beyaz ve temiz bir dünyaya siyahını veren ise gece karanlıkta ortaya çıkan ahlakı bozuk, hiçbir kurala ve inanca bağlı olmayan sokak çeteleri. Tıpkı Doktor Jeykıllın Mr. Hydea dönüşmesi gibi gündüz bir saat gibi işleyen sistemin içinden geceleri korkunç sokak çeteleri çıkıyor. Masum insanlara hiç olmadık şekillerde ve durduk yere, nedensizce uygulanan şiddet bu son derece gelişmiş toplumun ve tıkır tıkır işleyen sistemin üstüne kara bulutlar gibi çöküyor.İşte bu şiddet uygulayıcılarından biri de başını Alexin (Malcolm McDowell) çektiği sokak çetesi. Her gece gittikleri barda bıçaklı süt adını verdikleri beyaz içkilerini içtikten sonra, 19. yüzyılın ilerici burjuvalarının korkunç parodisini yansıtan beyaz kostümleri ile sokağa çıkıp 'o günün talihlisini' arıyorlar. Onların ayak seslerini duyanlar birer birer evlerine kaçışıyor, sokak kapılarını kilitliyor, kepenklerini sımsıkı örtüyor ve sıcak sarı odalarında televizyonlarını izleyerek sokaktaki gerçeklikten kendilerini soyutladıklarını düşünüyorlar. Halbuki yarınki talihli onlar olabilir, Alexin bastonunun kimin kafasına ineceği hiç belli olmaz. Bu kimi zaman oldukça yaşlı bir sokak insanı oluyor, kimi zaman bir kadın ve hatta bir çocuk. Nefes alan herhangi bir canlı Alex ve çetesinin şiddet uygulaması için yeterli.Gördüğümüz en marjinal anti-kahramanlardan biri olan Alexin kendisine örnek aldığı şahsiyet ise modernitenin yine en marjinal isimlerinden biri olan Ludwig Beethoven. Bu dahi müzisyenin kendi döneminde bir çılgın sayılması dışında Alex ile arasında bir benzerlik kurmak çok zor. Ama filmlerinde müziğe çok önem veren ve müziği anlatısının en önemli bileşenlerinden biri haline getiren Kubrickin Beethovenı kitaptakinin aksine bu denli vurgulaması tesadüf olmasa gerek. Modernitenin ve proje olarak modern değerlerin bir simgesi konumunda olan Beethoven, belki de Alexin çelişkilerle dolu kişiliğini tamamlayan en önemli ipucu. Alex özgürlük,eşitlik ve kardeşlik söyleminin savunucusu Beethovenın tersine döndürülmüş hali gibi. Hümanitenin, ahlaki değerlerin ve kodların tam karşı kutbunda yer alan, daha doğru bir deyişle herhangi bir kutupta yer almayıp oyununu kaygan zeminde sahneleyen Alex, Beethovenı tutkuyla dinliyor. Onu dinlerken kendinden geçiyor, kapalı gözlerinin ardında gördükleri ise kanlı dövüşmeler, ırza geçişler, kıyımlar.. Hatta Alex Beethoven ile girdiği bu 'gündüz düşleri'ni, geceleri masumların kabusları olarak gerçekleştiriyor. Filmin en çok tartışılan sekanslarından biri olan ünlü tecavüz sahnesinde Alex ve çetesi Beethovenın Kardeşliğe Çağrı-Dokuzuncu Senfonisi eşliğinde bir kadına tecavüz ediyorlar. Slow motion çekimlerle beraber müziğin senkronizasyonu ve görüntünün içeriği, bu sahnenin çoğu kişi tarafından şiddetin estetiği olarak yorumlanmasına yol açmıştı. Daha çok Antonin Artaudnun vahşet tiyarosundaki bir oyunu andıran bu sekans bütün olarak Kubrick filmografisini ele aldığımızda anlam kazanıyor. Üstat Kubrick, birbirinden zıt öğeleri aynı sahne içinde kullanarak izleyiciyi olaydan yabancılaştırıyor, hem de eşine az rastlanır bir ironi yaratıyor. Kubrick cinsellik ve şiddet gibi insanın varoluşundan itibaren içinde taşıdığı içgüdüleri sorgulayarak, bu temalar üzerinden gerçekleştirdiği ironinin tüm filmin ruhuna işlemesini sağlıyor .Şiddet Devletin Ellerinde...Sokaklara şiddet saçan, gecelerin korkulu rüyası bu çetede de işler her zaman yolunda gitmiyor. Aslında filmin doruk noktası sayılacak yazarın evine yapılan ziyaret (!) sahnesi çetenin içindeki çözülmelerin de başlangıcı gibi. Kendisi ile ilgilenmek üzere atanan sosyal görevliyi ve ailesini 'uslu durduğu' yalanları ile kandıran ancak günlerini seks ve şiddetle geçiren Alex bir gece arkadaşları ile şehir dışındaki bir evin kapılarına dayanır. Bastıkları evde 'Otomatik Portakal' isimli kitabın yazarı Alexander (Patrick Magee) ve eşi (Adrienne Corri) yaşamaktadır. Yazarı çok kötü bir şekilde döven çete kadına tecavüz eder. Hatta Alexin eline geçirdiği Beethoven heykelciği ile kadının peşinden koşma sahnesi manidardır. O ana kadar böylesi hümanist bir müziği dinleyen Alex için taşıdığımız o minnacık ümit parçası dağılıp gider. Beethoven Alexin elinde sadizme özgü fantastik bir şiddet aracı haline gelir.O günden sonra çete içindeki rüştünü üspatladığını düşünen Alex, kendi arkadaşlarına da emirler yağdırmaya ve onları aşağılamaya başlar. Ancak çetenin diğer elemanları buna katlanamayacaklardır. Pete, Georgie ve Aptalof üçlüsü Alexin karşısına dikilir ve Alex önderliğinde uyguladıkları şiddeti şimdi bizzat Alexe yöneltirler. Eski çetesinden sıkı bir dayak yiyen Alexin talihi tersine dönmeye başlar. Daha önceki kurbanları ile de karşılaşan Alex çocuğundan yaşlısına tartaklanır ve dövülür. Bu durum eski şiddet kurbanlarının Alexten aldıkları intikam gibi gözükse de, aslında Kubrickin derdi başkadır. Sanayi sonrasının gelişmiş toplumunda şiddet herkesin içine işlemiştir.Olayların tamamen Alexin aleyhine değişmesi sonucu, o güne kadar yasadan hep paçasını kurtaran Alex cezaevine düşer. Hapisten bir an önce çıkmayı planlayan Alex iyi çocuk rolünü oynamaya başlar. Tanıştığı rahibi kendisinin uslandığı konusunda ikna etmeye çalışan Alexin aklında ise hep şiddet hayalleri vardır. Elinde kutsal kitap İncil ile dine döndüğü düşünülen Alex, o sırada İsanın nasıl da kanlı bir şekilde çarmıha gerildiğini düşünürek kendinden geçiyordur. Hapis Alex gibiler için kesinlikle bir ıslah yeri değildir. Hapisten çıkacakları gün yine şiddet yüklenmiş bir şekilde sokaklara geri döneceklerdir. Sistemin bu konudaki açmazını bilen devlet görevlileri de artık taktik değiştirmiştir. Toplumun içinde bir ur gibi büyüyen bu şiddet yanlısı suçluları hapishanelere sokup çıkarmak, herhangi bir sonuç getirmez. Sorunu temelden çözmeye niyetli olan devlet, hapsetmek yoluyla değil, suçluları 'topluma kazandırmak' yoluyla ehlileştirmeye çalışacaktır. Ancak devletin bu programı henüz plan aşamasındadır ve uygulamaya konulması için bir deneğe ihtiyaç vardır.Hapishaneden ne olursa olsun çıkmayı kafasına koymuş Alex, yeni geliştirilen iyileşme programına katılmaya aday olur. Program hakkında hiçbir bilgisi olmayan Alex, programı geliştirenler için biçilmiş kaftandır. Alex bu şiddetten tiksindirme operasyonunda savaş, toplu kıyım, tecavüz, dövüş gibi her türlü şiddet öğesini içeren sahneleri izleyeceğini düşünüp sevinirken, birbiri ardına gelen bu insanın başını döndürücü sahneler (verilen ilaçların etkisiyle) onun gibi bir şiddet tutkununu bile rahatsız edecektir. Alexin bağlandığı mekanizmada gözünü bile kırpmadan izlemek zorunda kaldığı görüntüleri kullanarak Kubrick terapiye izleyiciyi de dahil eder. Alex ile özdeşleşmemiz daha önce mümkün değilken, gördüğü bu işkence ile Alexin yavaş yavaş bir kurbana dönüştüğüne tanıklık eder ve onun konumundan terapiye ortak ediliriz. Şiddet artık devletin tekelindedir ve işkenceyi en doğal hakkıymışçasına uygular.Alex, programı başarıyla tamamlayınca özgür bırakılır, ancak hiçbir şey hayalini kurduğu gibi olmaz. Çıkar çıkmaz şiddet uygulamayı düşleyen Alexin, artık en küçük bir şiddet sahnesinde midesi bulanır, kusmaya başlar ve hastalanır. Ayrıca dışarıya çıktığında yaşayacağı tek şok bu değildir. Ailesi oğullarını unutmayı seçmiş ve kendilerine Alexin yerine bir oğul edinmiştir. Kendisini döven ve ispiyonlayan eski çete arkadaşları artık birer polistir. Şiddet güdülerini artık resmi yollardan tatmin etmektedirler. Bu arada karısı tecavüz olayından sonra ölen yazar Alexander da Alexin peşindedir. Sanki geçmişindeki herkes ona karşı birleşmiş, müttefik kuvvetler olarak taaruza hazırlanmaktadır. Alex ise kendisini savunma aracından yoksun bırakılmıştır, kendisini savunmaya çalışsa dahi hastalanmaktadır. Sonuçta onu arayan yazar Alexi bir yerde kıstırır, onu kaçırır ve intikamını almaya çalışır. Ancak Alex kendisini savunamaz ve bu aciz durumuna daha fazla katlanamaz; çareyi kaçırıldığı evin penceresinden atlamakta bulur.Gözlerini açtığı hastanede başkan dahil büyük devlet görevlileri baş ucunda uyanmasını beklemektedir. Sistem bir kez daha çuvallamıştır. Şiddeti engelleme yolunda yapılan girişim bir kez daha başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Alexin vücudu tiksindirme terapisinden temizlenmiş, eski haline kavuşturulmuştur. O artık devlet görevlilerinin elini sıkmak için yarışa girdiği, basının fotoğraflamak için canhıraş ettiği bir kahraman olmuştur. Ve yeniden sokaklara çıkmaya hazırdır.Otomatik portakalın orijinal ismi 'clockwork orange' İngilizcedeki 'queer as a clockwork orange' deyiminden geliyor. Görülebilecek en tuhaf davranışları sergileyen ve başkaları tarafından yönlendirilen kişi anlamında kullanılan bu deyim, belki de Alexin kişiliğinin özünü oluşturuyor: Otomatikleşmiş bir canlı, makineleşmiş insan. Anthony Burgess totaliter bir rejimi anlattığı romanında makineleşmiş insanı komünist toplumlar için bir imge olarak kullanıyordu. Ancak Kubrick bu imgeyi aynen alarak totaliter rejimi post kapitalist bir tüketim toplumu olan gelecekteki İngilterenin topraklarına yerleştirdi. Elbetteki Kubrickin seçimi oldukça bilinçli bir tercih ancak tersi de olsa sonuç onun için değişmez. Her sistem kendi şiddet metodlarını ve araçlarını geliştirecek. Çünkü her sistem insanlar tarafından yaratılmakta ve insanlar varolduğu sürece şiddet de varolacak. Şiddetin her insanda varolan bir içgüdü olduğunu varsayarken bile Kubrick onun yine de en ilkel yanımızı teşkil ettiğinin altını çiziyor. Ama şiddeti nihai olarak nasıl ortadan kaldıracağımıza dair bir çözüm getirmiyor ve getirmek de zaten onun işi değil. Filmi izlediğimizde özgürlüğümüzü yitirmemiz pahasına vazgeçemediğimiz şiddetin bizim genlerimize işlemiş bir kod olduğunu düşünebiliriz ancak filmin genel düşüncesi özgürlüğümüzün ancak 'seçimlerle' gerçekleşen bir süreç olduğunu vurguluyor. Bu yüzden Louis Bunuelin sözlerine kulak vermeden geçmemek gerek: 'Otomatik Portakal yeni favorim. Hakkında olumsuz çok şey duymuştum. Ama izledikten sonra fark ettim ki, modern dünyanın gerçekte ne olduğunu gösteren tek film bu..'
kuzularynsessizli-i
kuzularynsessizli-i

Takipçi 804 değerlendirmeler Takip Et!

4,5
8 Temmuz 2009 tarihinde eklendi
Stanley Kubrick ne kadar büyük bir yönetmen olduğunu bu filmle kanıtlamış bence...Baştan sona ilgiyle izlediğim bir filmdi...Mekanlar, diyaloglar çok hoşuma gitti...
Burakrises
Burakrises

Takipçi 687 değerlendirmeler Takip Et!

4,5
3 Aralık 2010 tarihinde eklendi
izlenebilir güzel eski bir film 10/9
volkanick
volkanick

Takipçi 683 değerlendirmeler Takip Et!

1,5
2 Kasım 2011 tarihinde eklendi
Film görüntü ve ses olarak gayet siradan, yabanci dil ögrenimi için çekilen basit videolar ile ayni kalitede.Bazi oyunculuklar özellikle tekerlekli sandalyedeki yazari kastediyorum berbat derecede abartili ve komik... Filmin hikayesine gelince belirsiz bir zamanda geçen film lise çaglarindaki bir grup gencin zevk için siddet eylemlerini anlatiyor.Alex adli sahsin basini çektigi grup çiplak kadin görünümlü masalara sahip bir barda süt! ve bazi haplarla kafa yapip disaridaki savunmasiz insanlara saldirmaktadir.Son eylemlerinde Alex, sahibi tarafindan çok degerli bir sanat eseri oldugu iddia edilen dev boyutlarda porselen bir penis ile cinayet isledikten sonra çete içi çekismelerin sonucunda arkadaslari tarafindan satisa geliyor ve hapishaneye düsüyor.Burada bakan oldugu düsünülen bir sahsin tedavi projesine gönüllü olarak katiliyor.Kendisine klasik müzik esliginde zorla siddet içerikli filmler izletiliyor.Üstelik bu sirada sigara birakma haplari gibi siddet olaylarina tanik oldugunda bundan eskisi gibi zevk almak yerine mide bulantisi benzeri rahatsizliklar duymasini saglayacak ilaçlar veriliyor.falan filan diye devam ediyor... Sinema tarihinin en önemli filmlerinden oldugu iddia edilen yapit, belli ideolojik çevrelerce sisirilmis ve 'sinemadan anlamiyor demesinler' düsüncesiyle güdümlü baskin insan davranisi neticesinde sahte övgülerle sisirilmeye devam edilen bir balon hüviyetindedir.
karizmatik062915
karizmatik062915

Takipçi 473 değerlendirmeler Takip Et!

0,5
19 Şubat 2008 tarihinde eklendi
olağanüstü abartılmış ama filmde pek bir şey bulamadığım film...
beyazperdede genelde yüksek puanlar yüksek kalitede olur.
ilk defa yüksek puan alıpta beni şaşırtan film olarak benim tarihime geçti;):)
filmi izleyip zaman harcamayın derim...
Daha Fazlasını Göster
  • En son Beyazperde eleştirileri
  • En İyi Filmler
  • Basın Puanlarına Göre En İyi Filmler