Anakonda
BEYAZPERDE ELEŞTİRİSİ
3,0
Ortalama
Anakonda

Meta’nın Güvenli Alanında Debelenen Hollywood

Yazar: Tuğçe Madayanti Şen

Tom Gormican’ın Anaconda’sı, Hollywood’un kendi kendini tüketme refleksinin neredeyse klinik bir örneği. 1997 tarihli, Jennifer Lopez ve Ice Cube’lu absürt yaratık filmi Anaconda’nın bu yeni versiyonu ne bir remake, ne bir sequel, ne de tam anlamıyla bir reboot. Film, bunların hepsi olduğunu iddia ederken aslında tek bir şeyi gösteriyor; Meta’nın güvenli alanında debelenen Hollywood’u.

Doug (Jack Black), hayallerini geride bırakmış ama yaratıcı enerjisini düğün videolarına akıtan bir korku film hayranı. Griff (Paul Rudd) ise Los Angeles’ta tutunamayan bir oyuncu; tek cümlelik bir medikal dizi rolünden bile kovulacak kadar başarısız. Bu iki eski dostun yeniden bir araya gelmesiyle ortaya çıkan fikir ise Anaconda’nın haklarını alıp kendi düşük bütçeli versiyonlarını çekmek. Başlarda, Hollywood’un reboot manyaklığını alaya alacakmış gibi duran Anaconda, çok geçmeden bir arkadaşlık hikayesine evriliyor. Black ve Rudd’ın doğal kimyası, özellikle hazırlık ve beyin fırtınası montajlarında filmi bir süreliğine ayakta tutuyor. “Tema” ve “reimagining mi yoksa spiritüel sequel mı?” gibi lafların ciddiyetle tartışılması, filmin gerçekten güldürdüğü nadir anlar. Rudd’ın küçük jestlerle yarattığı oyunculuk mizahı ve Black’in zaman zaman parlayan manik enerjisi de keza o anlara eklenebilir.

Ancak Gormican, The Unbearable Weight of Massive Talent’ta da düştüğü tuzağa burada yeniden düşüyor ve öz-farkındalığı başlı başına bir zeka göstergesi sanıyor. Filmin kendisinin bir meta-oyun olduğunun farkında olmasını yeterli görmesi yetmez. Bu farkındalığı dramatik olarak da derinleşmesi ve de hiciv düzeyine taşıması gerekli. Sonuçta Anaconda, meta fikrini işleyen bir film olmaktan çok, o fikre yaslanarak ilerleyen bir rehavet ile filmi tamamlamaya çalışmakta. Yan karakterler bu rahatlamanın ilk kurbanları. Steve Zahn yine sevimli ama tek atışlık bir “tatlı aptal” rolüne sıkışırken, Thandiwe Newton neredeyse skandal biçimde harcanıyor. Karakterinin mesleği, geçmişi ve film içindeki duygusal işlevi varmış gibi duruyor ama bunların hiçbiri dramatik olarak inşa edilmiyor. Daniela Melchior’un canlandırdığı Ana ise anlatının ihtiyaçlarına göre ortadan kaybolup geri gelen, ilişkisiz bir fonksiyon karakterine dönüşüyor. Küçük bir teknede geçen bir filmde bir karakterin görünmez olabilmesi başlı başına bir anlatı sorunu.

.

Film ilerledikçe Anaconda, bir meta-komedi olmaktan da vazgeçiyor ve standart bir aksiyon yaratık filmine dönüşüyor. Gerçek kovalamacalar, patlamalar, silahlar ve Amazon’da geçen illegal altın madenciliği gibi alt hikayeler, filmin tonunu tamamen sıradanlaştırıyor. Yönetmen Gormican’ın zaten yatkın olmadığı gerilim sahneleri, yarım kalmış gibi duruyor. Yani ne korkutucu ne de ironik. 1997 filminin animatronik yılanının sağladığı o tuhaf retro cazibe bile kurulamıyor ve yılan sadece daha büyük, daha kusursuz CGI olmuş oluyor. Asıl hayal kırıklığı şu. Film, sevdiğini iddia ettiği o “kötü film” mirasıyla alay etmeye cesaret edemiyor. Mesela Jon Voight’un meşhur aksanına dair tek bir şaka dışında, 1997 Anaconda’sına neredeyse dokunmuyor. Karakterlerin o filmi gerçekten izlediğini, parçaladığını, dalga geçtiğini bile görmüyoruz.

Evet, Anaconda zaman zaman eğlenceli bir yılan aksiyonu sunuyor. Bazı slapstick anlar; tarantula, yaban domuzu, ölü sincaplı sahneler iş görüyor. Ama mesele zaten bu değil. Film ne gerçekten komik, ne gerçekten tehlikeli, ne de gerçekten muhalif. PG-13 sınırları içinde, risk almamaya programlanmış haliyle, eleştirdiğini iddia ettiği stüdyo sisteminin tam da istediği noktada konumlanıyor. Meta olmak burada bir eleştiri aracı değil, politik içeriği boşaltmanın güvenli bir yolu olmuş. Ve film, sistemle kavga etmeyi değil, onunla dalga geçiyormuş gibi yaparak uzlaşmayı seçmiş. Tam da bu yüzden yalan dolan olmuş.

Daha Fazlasını Göster