Hikayenin merkezinde Leonardo DiCaprio’nun canlandırdığı karakter yer alıyor: geçmişte radikal politik mücadelelerin içinde bulunmuş, bugün ise hem ideolojik hem de kişisel olarak tükenmiş bir adam. Anderson, karakterin geçmişini doğrusal bir biyografi gibi anlatmak yerine, parçalı bir yapı kurmayı tercih ediyor. Anılar, halüsinasyonlar, gündelik sahneler ve politik tartışmalar iç içe geçiyor.
One Battle After Another, açıkça politik bir film olmasına rağmen, slogan atmaktan ya da net bir ideolojik pozisyon dikte etmekten kaçınıyor. Anderson’ın asıl ilgisi, politik eylemin insan üzerinde bıraktığı yıpratıcı etki. Film boyunca “doğru tarafta olmak” ile “doğru kalabilmek” arasındaki uçurum giderek büyüyor. Mücadele romantize edilmiyor; aksine, bitmek bilmeyen bir yorgunluk, suçluluk ve anlamsızlık hissiyle birlikte sunuluyor. Bu açıdan film, klasik politik dramalardan çok, varoluşsal bir çöküş anlatısına yaklaşıyor.
Görsel dil, Anderson’ın ustalığını bir kez daha ortaya koyuyor. Uzun planlar, sabit kadrajlar ve beklenmedik kamera hareketleri, seyirciyi sahnelerin içine çekmekten ziyade onları düşünmeye zorluyor. Renk paleti bilinçli olarak soluk ve baskılayıcı; film boyunca neredeyse hiç “ferah” bir an yok. Müzik kullanımı ise Anderson’ın önceki filmlerine kıyasla daha geri planda, ancak doğru anlarda devreye girerek duygusal ağırlığı artırıyor. Sessizlik, bu filmde en az diyaloglar kadar anlamlı.
Leonardo DiCaprio’nun performansı, filmin bel kemiği. Oyuncu, alışıldık karizmatik lider ya da öfkeli anti-kahraman rollerinden daha içe dönük, daha yıpranmış bir portre çiziyor. DiCaprio’nun performansı bağırmıyor, kendini kanıtlamaya çalışmıyor; aksine, bastırılmış bir pişmanlık ve bitkinlik hissiyle ilerliyor. Yardımcı oyuncular güçlü olsa da, çoğu zaman ana karakterin iç dünyasını yansıtan figürler olarak işlev görüyorlar; bu da filmin bilinçli bir yalnızlık hissi yaratmasına katkı sağlıyor.
Herhangi bir yere bağlanmayan final sahnesine rağmen iyi bir film.