Dalgalarda Kimlik, Ebeveynlik ve Çürüme
Yazar: Onur KırşavoğluYakın dönemde "Vivarium" ve "Nocebo" filmleriyle karşımıza çıkan Lorcan Finnegan’ın yönetmen koltuğunda oturduğu "The Surfer"ın senaryosunu ise daha çok TV projeleriyle tanınan Thomas Martin kaleme aldı. Başrolde Nicolas Cage’in yer aldığı film, bir hayalini gerçekleştirip oğluyla iyi anılar biriktirmek isteyen bir adamın, başına gelen olaylar neticesinde yavaş yavaş kendini kaybetmesini ve tırmanan gerilim dolayısıyla her şeyini kaybetme noktasına gelişini anlatıyor. Başlıca rollerde Cage dışında Finn Little, Julain McMahon, Alexander Bertrand, Rahel Romahn ve Nicholas Cassim gibi isimler perdede bizi karşılıyor. Sağlam başlayan, adımlarını sıkı atan ve atmosferini güzel kotaran Finnegan, finale doğru giden yolda biraz dağılıyor ve filmi ortalamaya çekiyor.
Madman Entertainment
"Surfer", kağıt üzerinde bir sörf draması gibi görünüyor olsa da, derinlerinde çok daha karmaşık meseleleri barındırıyor. Ebeveynlik, aidiyet ve çeteleşme gibi modern toplumun sancılarını da peliküle aktarıyor. Finnegan, önceki işlerinde olduğu gibi ("Vivarium"daki aile ve tüketim eleştirisi örneğinde olduğu gibi), bireysel hikayeyi toplumsal bir eleştiriyle iç içe geçiriyor. Cage’in canlandırdığı karakter, yalnızca bir sörfçü değil; aynı zamanda bir baba. Film, ebeveynlik temasını, bireyin kendi seçimleriyle çocuğuna aktardığı değerler üzerinden işliyor. Deniz, geçmişte yaşanan bir olaydan dolayı baba figürünün hem gücü hem de çaresizliğinin metaforu haline geliyor. Çocuğuna yol göstermek isteyen bir ebeveynin, aynı zamanda kendi eksiklikleriyle yüzleşmek zorunda kalışı, filmde oldukça dokunaklı anlara yol açıyor. Çocuğu için güvenli bir gelecek kurma arzusu, onun denizle verdiği savaşla paralel ilerliyor. Dalgaların karşısındaki kırılganlık, bir babanın çocuğu için ayakta kalma mücadelesinin simgesi haline geliyor. Bu bağlamda film, ebeveynliğin yalnızca koruyup kollamak değil; aynı zamanda kendi korkularını ve başarısızlıklarını kabullenip çocuğa yansıtmamak üzerine kurulu zorlu bir yolculuk olduğunu söylüyor. Finnegan, Cage’in karakterini bu ikilemin tam merkezine yerleştiriyor.
Bunu yaparken de sörf sahnesinin arka planında gelişen çeteleşme hikayesi izlenceye yön veriyor. Doğduğu yere dönmek isteyen ve çocuğuna da orada bir ev alarak anılar yaşatmak isteyen “sörfçü”, o bölgeye kaba tabirle çöken çete tarafından engelleniyor. Bir yerden sonra Cage’in karakteri kendini kaybediyor, benliğini yitiriyor ve yavaş yavaş tırmanan bir çıldırma halini yaşamaya başlıyor. Bir yandan sürekli taciz edilişi, sıcak ve susuzluk, öte yandan açlık ve mantıksız gelişen olaylar izleyiciyi de oldukça geriyor ve bu gerilim bir an bile kaybolmuyor. Cage’le birlikte o çaresizlik ruhumuzu sarıyor. Bir patlama ya da keskin bir manevra bekliyoruz. Bekledikçe Finnegan bize küçük oyunlar oynuyor, çerçeve tercihleri ve bulanık kadrajlarla da daha çok germeyi başarıyor ama son düzlüğe kadar sağlam ilerleyen bu yapı, final çözümlemeleriyle güç kaybediyor, klişe noktalara kayıyor ve konsantrasyonu zorlaştırıyor.
Küçük bir topluluk içinde başlayan rekabet ve güç savaşları, zamanla tarikatvari bir yapıya dönüşüyor. Kendi kurallarını dayatan, itaati ödüllendiren, dışlayanı cezalandıran bu yapı, günümüz toplumlarının karanlık bir yansıması gibi işliyor. Bu tarikatlaşma, yalnızca gençler ya da ötekiler üzerinde değil, Cage’in karakteri üzerinde de baskı kuruyor. Sörf alanının kimin “hakkı” olduğu üzerinden gelişen çatışmalar, aslında kimlik ve aidiyet tartışmasının simgesine dönüşüyor. Film, grup dinamiklerinin ne kadar kolay yozlaşabileceğini, bireyin özgürlüğünü nasıl kuşatabileceğini incelikli bir dille anlatıyor. Bu noktada The Surfer, yalnızca bir insanın doğayla mücadelesi değil, aynı zamanda toplumla hesaplaşması hâline geliyor. Finnegan, sahil kasabasını yalnızca bir mekan olarak değil, bir ruh hali olarak işliyor. Kurgu temposu, dalgaların ritmiyle uyumlu; bazen ağır ağır, bazen de şiddetli bir çarpışma gibi ilerliyor. Bu da seyircide hem bir doğa deneyimi hem de psikolojik gerilim hissi uyandırıyor.
Cage, karakterin baba yönünü, çete karşısındaki yalnızlığını ve doğa karşısındaki kırılganlığını müthiş bir dengeyle yansıtıyor. Kontrolsüz patlamalarla değil, sessizlik ve bakışlarla ilerleyen bir oyunculuk tercih ediyor. Ara sıra biraz abartıya kaçacakmış hissi verse de her seferinde toparlamayı başarıyor. Ve de şunu söylemek lazım: Bu tarz roller Nicolas Cage’e oldukça yakışıyor ve son yıllarda artmasından dolayı oldukça memnunum. Kısacası, "The Surfer", dalgaların üzerine kurulu bir kişisel dram olmanın çok ötesine geçiyor. Finnegan, ebeveynliğin sorumluluklarını, toplumun çeteleşme ve tarikatlaşma eğilimlerini, bireyin içsel kimlik arayışını bir araya getiriyor. Flmin görsel-işitsel atmosferi, seyirciye yalnızca bir film değil, bir deneyim yaşatıyor. Son düzlükte ise biraz dağılıyor ve klişelere kayıyor. Böyle olunca da film puan kaybederek zayıflaşıyor ama özellikle ilk 1 saat, 90’lı yıllardaki karakter odaklı gerilim filmlerine göz kırpıyor. Kurt Russell’ın çölün ortasında eşini aradığı "Breakdown" ya da Michael Douglas’ın yavaş yavaş tırmanan gerilimiyle bir patlama yaşadığı "Falling Down" gibi filmlerle akrabalık bağları kuruyor. Müzik kullanımı ve bazı sahne tercihleri ise western külliyatına göz kırpıyor. Tüm bunlardan geriye çok iyi olmasa da, kötü de olmayan bir sonuç çıkıyor.
Onur KIRŞAVOĞLU