Predator: Vahşi Topraklar
BEYAZPERDE ELEŞTİRİSİ
3,0
Ortalama
Predator: Vahşi Topraklar

Predator: Badlands

Yazar: Tuğçe Madayanti Şen

Dan Trachtenberg’in yönetmenliğini üstlendiği “Predator: Badlands”, dev franchise'ın geleneksel, insan-av formülünden cesur bir kopuşu temsil ediyor. Trachtenberg, 2015'teki "10 Cloverfield Lane" ile kapalı mekanda gerilim yaratmadaki ustalığını kanıtlamıştı; bu filmde ise aksine, uçsuz bucaksız ve yabancı bir gezegende bir gerilim inşa ediyor. Film, bir genç Predator’ın (Dek) kendi kabilesinden dışlanışıyla başlıyor ve onun yabancı bir gezegendeki hayatta kalma mücadelesi, arayışı ve dönüşümünü anlatıyor. Bu hamle, franchise'ı sadece bir devam filmi olmanın ötesine taşıyarak, türün sınırlarını genişleten bir dönüşüm projesi haline getiriyor.

20th Century

"Badlands", serinin kurulu düzenini bir yandan kökten sarsıyor. Klasik modelde insanların "avlanan", Predator'ın ise "avcı" olduğu hiyerarşiyi ters yüz ederek, bu sefer Predator'ı kendi kültürünün bir kurbanı ve aynı zamanda onun bir parçası olarak konumlandırıyor. Bu perspektif değişikliği, serinin temelindeki "avcı-olma" mitini ve bunun dayattığı toksik erkeklik kodlarını derinlemesine sorgulama fırsatı yaratıyor. Baş karakter Dek’in (Dimitrius Schuster-Koloamatangi) "yeterince güçlü görülmeyen" statüsü, geleneksel başarı ve güç paradigmasına karşı bir zemin sunarken, mekan olarak uzak gezegen "Genna"nın seçilmesi, alışılagelmiş sahneleri aşarak, doğa/teknoloji karşıtlığı üzerinden yeni bir varoluşsal mücadele alanı yaratıyor.

Nispeten kısa süresiyle hikaye yoğun ve odaklı ilerliyor. Ancak, "klasik av-kaç" ritmini aşma iddiasına rağmen, özellikle orta bölümdeki bazı sahnelerde franchise'ın aksiyon mirasına fazlaca dönüş yapması, bu yenilikçi çıkışını zaman zaman zayıflatıyor. Özetle, yapısal anlamda başarılı ve cesur bir girişim olan film, attığı risklerin tamamını net bir şekilde sonuçlandırmakta zaman zaman tereddüt yaşıyor.

"Badlands"ın en güçlü yanı, göz alıcı aksiyon ve görsel efektlerin arkasında işleyen "kimlik", "aidiyet" ve "hesaplaşma" temaları. Dek'in kabilesinden dışlanması, sadece fiziksel yetersizlik meselesi değil, aynı zamanda "Predator" kültüründeki geleneksel maskülenlik, şiddetle tanımlanan avcılık ve dar görüşlü saygınlık kriterlerinin de bir eleştirisi. Filmin kendisine yönelttiği esas soru ise şu, "Av konumuna düşmek, mutlak bir güçsüzlük göstergesi mi, yoksa farklı bir tür gücün ve bilgeliğin başlangıcı olabilir mi?” Bu sorgulamayı somutlaştıran ise, Dek'in yoldaşı Thia’dır (Elle Fanning). Sentetik, yıpranmış bir varlık olan Thia, insan, yabancı, organik, yapay varoluş sınırlarını bulanıklaştırıyor. Bu ikili, gücünü yitirmiş avcı ve kusurlu yapay varlık olarak, klasik "düşman" ilişkisini aşıyor. Ve "birlikte mücadele eden ötekiler" dayanışmasına dönüşüyor. Bu dinamik, 1990'ların "Yıldız Savaşları: Galaksinin Koruyucuları" gibi "düşman kankalar" (frenemies) hikayelerini anımsatsa da, burada temel odak hayatta kalmanın ötesinde, karşılıklı dönüşümdür.

Film ayrıca, hayatta kalma savaşının sadece fiziksel bir mücadele olmadığını, aynı zamanda psikolojik ve kültürel bir şok olduğunu başarıyla aktarıyor. Dek'in Genna gezegeninde karşılaştığı tehlikeler, sadece dışarıdaki yaratıklardan ibaret değil, aynı zamanda içselleştirdiği avcı eşittir üstün varlık kimliğinin de çöküşü. Bu kırılma, filmdeki tematik yoğunluğu artırırken, yapımı tipik bir “görsel efektli blockbuster” kalıbının dışına taşıyor mu sorgulamak gerek. Çünkü bu tercih aynı zamanda bir gerilim yaratır. İzleyici, bir yandan yüksek tempolu aksiyon beklerken, diğer yandan karakter merkezli bir derinlik arayışına çekilir. Film, bu iki beklenti arasında gidip geliyor. Kimi anlarda karakter gelişimi ile aksiyon temposu arasındaki bu geçişler bana kalırsa kurgusal akışı sert biçimde kesebiliyor.

Trachtenberg’in yönetiminde film, atmosferik anlamda oldukça güçlü bir deneyim sunmakta. Görsel olarak, aşırı vahşi ve yabancı bir gezegen imgesi yaratılmış ve "en tehlikeli gezegen" olarak lanse edilen Genna, sadece düşman yaratıklarla değil, bizzat doğanın kendisiyle (zehirli bitkiler, düşmanca ekosistem, yıkıcı iklim) mücadele edilen bir arena olarak kurgulanmış. Bu, Ridley Scott'ın "Prometheus"undaki o ilkel ve tehditkâr yabancı dünya estetiğini anımsatıyor. Kamera ve kurgu açısından klasik Predator filmlerinin adrenalinden beslenen dilinden farklı bir ton benimsenmiş. Uzak planlar, doğanın ezici varlığını hissettiren çekimler, sakin süren gözlem sahneleri... Teknik açıdan en dikkat çeken estetik tercihlerden biri, filmin insan kanı (kırmızı) yerine farklı renk paletleri (mor, neon yeşil, vs.) kullanması. Yapımcıların "insan yok, kırmızı-kan yok" şeklinde ifade ettiği bu karar, filmi sıradan bir devam filmi olmaktan çıkarıyor ve izleyiciyi alışılagelmiş "kanlı Predator avı" beklentisinden uzaklaştırarak, seyirciye daha yabancı, daha sembolik bir görsel dil inşa ediyor.

Özetle, "Predator: Badlands", serinin en radikal yönelimlerinden birini temsil ediyor. İnsan karakterleri arka plana iterek, ilk kez bir Predator’ın bakış açısından tutarlı ve derinlikli bir anlatı kuruyor; bu da yapımın vizyoner bir adım olduğunu gösteriyor. Film, hem yapısal hem de tematik açıdan olgunluk belirtileri taşıyor. Avcı olanın av haline gelmesiyle hegemonik güç ilişkilerini tersine çeviren anlatı, özne–öteki diyalektiğini sorgulayan güçlü bir örnek sunuyor. Türün kurallarını özümseyip ardından bilinçli biçimde kıran bu yaklaşım, senarist Patrick Aison ve yönetmen Dan Trachtenberg’in cesur bir tercihini yansıtıyor. Yine de ritimdeki dalgalanmalar, kimi anlarda geleneksel aksiyon kalıplarına dönüş ve yan karakterlerin (özellikle Dek’in kabilesindeki diğer avcıların) sınırlı işlenişi, filmin bütüncül etkisini zaman zaman zayıflatabiliyor.

Tugce Madayanti ŞEN

Daha Fazlasını Göster