Senaryosunu...
Robert Bolt ile Michael Wilson'ın kaleme aldıkları ve yönetmen koltuğunda da David Lean'in oturmak da olduğu "Lawrence of Arabia"; 1916 - 1918 yılları arasında...
Tüm İslam dünyasının kutsallarından "hilafet makamını" da elinde bulunduran ve "Avrupa'nın Hasta Adamı" olarak değerlendirilen Osmanlı İmparatorluğu'nun boyunduruğu altından kurtulma çabasındaki Müslüman Arap kabilelerin...
***
(Günümüzde ABD ve İsrail ortak ekseninin başını çektiği) Avrupalı emperyalist dostlarının kışkırtması ve sağladıkları sınırsız bir destekle, din olarak Müslümanlığı benimsemiş Türklere karşı verdikleri mücadelenin...
Destansı bir dille beyaz perdeye taşındığı, biyografik bir drama olarak geliyor karşımıza...
***
Gelin isterseniz...
7 kategoride Academy ve 4 kategoride de BAFTA ödülüne layık görülen...
Ama her nedense, hem de aradan geçen bunca yıla rağmen...
Geçin, Türklere yönelik olarak yapılan, anlamsız bel altı propaganda girişimlerini...
***
Asıl, bazı kesimlerce uydurularak halen de sıklıkla kullanılan, ziyadesiyle mesnetsiz tarzdaki "Türk ve Arap kardeşliği" masalına indirilen darbenin en net ve çarpıcı örneklerinden birisi olması nedeniyle...
Kendine, ana akım Türk televizyon kanallarında bir türlü yer bulamayan...
Mevcut bu kafa yapısıyla, bulması da zinhar mümkün olamayan...
Zihin açıcı nitelikteki bu filme, biraz daha yakından bakalım...
***
Film...
T. E. Lawrence'ın (Peter O'Toole), 1935 yılındaki bir motosiklet kazasında hayatını kaybedip...
Londra'daki St. Paul Katedrali'nde, adına düzenlenen bir anma merasimiyle başlar...
Ve İngiltere'de dahi, pek de sevilmeyen bir kişilik olduğu ortaya çıkarken...
***
Birinci Dünya Savaşı yılları esnasında...
Birden kendimizi...
Sırtındaki teğmen üniformasıyla onun, Kahire'deki askeri bir karargah da...
Onbaşı Michael George Hartley (Ian MacNaughton) ve kendisine...
Günlük gazeteleri taşıyan er William Potter (Harry Fowler) ile birlik de olduğu günlerde buluruz...
***
Ki...
Kendisine ulaştırılan bir mesaj sonrasında Lawrence...
Sohbet etmek amacıyla, koşar adımlarla General Archibald Murray'nin (Donald Wolfit) ofisinin yolunu tutar...
***
Zira...
Arap Bürosu'ndan Bay Dryden (Claude Rains) onu...
Türklere karşı isyanında Prens Faysal'a (Alec Guinness) danışmanlık yapan Albay Harry Brighton (Anthony Quayle) ile buluşup...
Her ikisiyle de görüşmeye göndermek istemektedir...
***
Hal böyle olunca da...
Devesine atlayan Lawrence...
Bedevi rehberi Tafas'ın (Zia Mohyeddin) eşliğinde çölleri aşarak ilerlerken...
Birden karşısında, kendisine silah doğrultan Tafas'ı...
Gözünü kırpmadan öldüren Şerif Ali ibn el Kharish'i (Omar Sharif) bulur...
***
Böylelikle de, Prens Faysal'ın sadık bendelerinden...
Şerif Ali'nin bizzat kendisi artık...
Kahire'den çıkıp yollara dökülen Lawrence'ın, onu Prense ulaştıracak yeni rehberi olmayı arzulasa da...
***
Bir katil olarak gördüğü Şerif Ali'nin rehberlik teklifini kabul etmeyen Lawrence...
Yanındaki ordu pusulasının yardımıyla...
Yolculuğunu, bir başına sürdürür...
***
Derken...
Çok geçmez ve kendisini karşılamak amacıyla yolunu gözleyen Albay Brighton...
Genç yetenek Lawrence'ı da yanına alıp...
İngilizlerin himayesinde, Türklere karşı amansızca savaşan Prens Faysal'ın ordugahına götürür...
***
Ancak...
Geleneksel üslubumuz gereği...
"Spoiler" vermek suretiyle, henüz seyretmemiş olanların ağızlarının tadını kaçırmak istemediğimiz için biz de kendi anlatımımızı...
Filmdeki tüm heyecanın start alacağı...
Burada noktalarız...
Dakika 47...
***
Umulmadık bir biçimde, Lawrence'ın planlarının devreye sokularak...
Arap kabilelerin, haklarında hiç de dostane düşünmedikleri...
Ve zaten, İngiliz'inden Fransız'ına ve hatta Yunan'ına kadar olanların topraklarına göz diktiği Türkleri, alçakça sırtlarından hançerleyecekleri filmin geride kalanında siz değerli sinemasever dostlarımızın, özellikle de tarihi gerçeklerden bihaber durumda olanlarını; ciddi anlamdaki bir ilgi ve şaşkınlıkla izlemeye devam edeceklerini tahmin ettiğimiz, 180 dakikalık bir bölüm daha bekliyor olacak...
***
Emek verilerek ve benzeri bir örneğine rastlamanızın da asla mümkün olamayacağı; alışılmış "nesir" tarzının dışındaki, yüzyıllar içinde güzel Türkçemize yavaş yavaş sızarak eklemlenmiş Arapça, Farsça ve Avrupa kökenli sözcükler bütününe entelektüel taklaların attırıldığı...
"Irkçılık", "faşizm", "homofobi" ve doğruluğunun bilimsel olarak kanıtlanması imkansız bir metafizikten ibaret olan "inanç övücülük" yahut da "yericilik" içermediği için...
Ezberleri bozan "lirik" bir anlatım dili de benimsenmek yoluyla...
25 - 30 kelimelik Türkçe bilgi haznesinin ötesine geçilerek yazılmış, bir başka "özgün" yorumda yeniden buluşmak dileğiyle...
Keyifli seyirler,